ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Anılarını Kıyamet Günlüğü'nde sakla! Geçmişin, geleceğe ışık tutsun!
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Plafect00 yazdı: 11 Tem 2026 06:34 Sevgili SikayetVar,

Yıllardır foruma uzun araklılarla girer, konulara göz atar, kaçan ağzımın tadını düzeltmek için günlüğüne bakarım. Her sefer de bir tebessümle ayrılırım. Bu sefer fazlasını edinince hemen ayrılamadım.
Forumun müdavimlerinden biri olmamın sebeplerinden biri olmanın yanı sıra, kalemini de okumak, beni başta heyecanlandırdı, sonra hayran etti. Ben de, çapımca, hikayenden edindiklerimi, fark ettiklerimi analatan bir eleştiri yazmak istedim, haddim olduğunca. Hem senin hem de hikayeyi hazmetmeye çalışan okurun, keyif almanızı dilerim.


Yeni sezonu merakla bekliyorum. Fazla bekletme :)
Sevgili Plafect00,
Yine pür dikkatsin! Eleştirin için teşekkür ederim. Biraz birikeyim yazacağım. Önceden karaladıklarımı birleştirdim.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 1
11 Ocak 1999
· · ·
Altı ay oldu. Altı ayda bir kere bile o odaya girmedim.

Merak etme, unutmadım. Unutmayı denedim, o başka. Sabahları kalkıyorum, görevime gidiyorum, akşam dönüyorum, yatıyorum. Emir alıyorum, yapıyorum. Kimseye bir şey sormuyorum. Altı ayda kimseyi ele vermedim, kimsenin adını kimseye söylemedim. Uslu durdum. Bunu bir başarı sanıyordum. Sonra bir gün fark ettim ki bu kentte uslu durmak, sadece sıranın sana gelmesini beklemenin kibar hali.

Bu arada bana güvenmeye başladılar. Kıdemim oldu, ufak işleri tek başıma yapıyorum artık, kimse arkamdan adam yollamıyor. Bir zamanlar bunu isterdim. Şimdi her "aferin" duyduğumda içim ürperiyor, çünkü biliyorum ki güvenilen adam, bir gün güvenini kullanmaları gereken adamdır. Bunu bana kimse öğretmedi. Latif öğretti, kendi ölümüyle.

Kış geldi. Eminönü'nün o ıslak, kemiğe işleyen soğuğu. Çarşı erken kapanıyor, sokaklar erken boşalıyor. Ben de bu boşalmış sokaklarda dolaşıp duruyorum, işim olmasa bile. Odada durmak zor geliyor.

Bir sabah beni Sahaf Necmi'ye yolladılar.
· · ·
Necmi'nin dükkânını bilmeyen yoktur da, içine giren azdır. Mısır Çarşısı'nın arka tarafında, iki duvarın arasına sıkışmış bir kapı. İçerisi kitaptan çok toz. Raflar tavana kadar, rafların önünde yığınlar, yığınların arasında dar geçitler. Yürürken omuzun bir şeye çarpıyor, çarptığın şey deviriliyor, deviren sen oluyorsun, sonra da azar işitiyorsun.

Necmi arkada oturuyordu. Yaşlı, kuru, gözlüklü. Önünde bir kese, kesenin ağzı açık, içinden taşlar dökülmüş. Bir tanesini alıp lambaya tutuyor, çeviriyor, homurdanıp geri atıyordu.

Girdiğimi duydu ama başını kaldırmadı.

SN: Ayakkabılarını sil. Bu kitapların yaşı senin dedenden büyük.

Sildim.

SN: Otur. Yok, oturma, orada dur. Zaten çabuk gideceksin.

Durdum. Bir taş daha aldı, ışığa tuttu, bu sefer biraz daha uzun baktı. Sonra keseye attı, gözlüğünü çıkardı, ilk kez yüzüme baktı.

SN: Sana bir iş var. Küçük bir iş. Ama küçük dediğime bakma, ben küçük şeyleri severim, çünkü büyük belalar hep küçük şeylerden çıkar.

N: Dinliyorum.

SN: Jeneratörlerin kayıtlarını tutuyorum, yıllardır. Kimse benden istemedi, ben tutuyorum, çünkü kimse bir şeyin kaydını tutmuyor, herkes unutmayı seviyor. Neyse. Kayıtlara göre son üç aydır kritik hatlarda voltaj düşüyor. Az. Çok az. Ölçmesen fark etmezsin. Ama düzenli. Her gün, aynı saatlerde, aynı miktarda.

N: Bozukluk olabilir.

SN: Olabilir. Ben de öyle dedim ilk ay. İkinci ay teknisyene baktırdım, hatlarda sorun yok dedi. Üçüncü ay anladım ki bozukluk değil bu. Bir yerden çekiliyor. Kaçak var.

Elini masaya koydu, parmaklarıyla tıkırdattı.

SN: Şimdi sen diyeceksin ki, ne olmuş yani, biraz elektrik. Sana bir şey anlatayım. Bu kentte elektrik üretmek, kan üretmek gibidir. Zor, tehlikeli, pahalı. Jeneratör başında adam ölüyor. Yakıt için ekip yolluyoruz, o ekipten iki kişi dönmüyor. Bütün bunları neden yapıyoruz? Işık için. Karanlıkta oturmayalım diye. Şimdi birileri, o kanla ürettiğimiz şeyi, gizlice bir yere çekiyor. Ve ben soruyorum: nereye? Ne için?

N: Bir hırsız işte, dedim. Bulur, keseriz.

Necmi güldü. Hoş bir gülüş değildi, bir şeyi bilmediğimi hatırlatan türden bir gülüştü.

SN: Hırsız çalar, satar. Bu çalınan elektrik satılmıyor evlat. Kimse bir yerde ucuz elektrik satmıyor. Yani çalınan şey kullanılıyor. Bir yerde. Sürekli. Üç aydır, her gün, aynı saatlerde. Bir şey çalışıyor bir yerde. Ne olduğunu bilmiyorum. Ve bilmediğim şeyler beni rahatsız eder, hele burnumun dibindelerse.

Gözlüğünü tekrar taktı, taşlara döndü. Konuşma bitmişti, ama ben durdum. Bir şey daha soracaktım, sordum.

N: Niye ben?

SN: Çünkü meraklısın, dedi, kafasını kaldırmadan. Görülüyor. Merak eden adam, emir alan adamdan daha iyi arar. Ama merak eden adam, aynı zamanda daha çabuk ölür. İkisini de bilerek yolluyorum seni.
· · ·
Kaçak elektriğin izini sürmek, bir adamın izini sürmekten kolaydır. Adam yalan söyler, elektrik söylemez. Nereye akıyorsa oraya gider, arkasında da hep bir iz bırakır.

Önce hatlara baktım, Necmi'nin verdiği kaba yönden gittim. Düşüş çarşının alt hattındaydı, Mısır Çarşısı'na doğru inen kolda. Oralarda ne var diye sordum, dükkânlar var dediler, depolar var. Bir de eskiden kalma birkaç yer varmış, kapalı, kullanılmayan. Kimse üstünde durmadı.

Sonra kapı kapı dolaştım. Bir hafta sürdü. Bu işlerde insan çok laf dinler, çoğu boştur, ama insanın kulağına takılan bir iki şey olur, onları biriktirirsin. Bende de birikti.

En çok Işık'ta birikti.

Işık'ı herkes bilir. Şarap kokan, ağzı bozuk, kimseye eyvallahı olmayan bir kadın. Elektrikli aletlere meraklı olduğu için ne zaman böyle bir mesele çıksa ilk kapısı çalınan o olur. Kapıyı açtı, beni görünce hemen anladı.

I: Yine mi, dedi. Yine mi elektrik?

N: Yine.

I: Gel içeri de bari üşüme. Ama boşuna geldin. Evimi üç kere aradılar, aletlerime el koydular, geçen sefer duvarı bile deldiler. Bende kaçak yok. Benim kendi jeneratörüm var, kendi yağımı kendim yakarım.

İçerisi gerçekten öyleydi, bir köşede küçük bir jeneratör vardı, yanında yağ bidonları. Kadın bana şarap uzattı, almadım. Kendi içti.

I: Sen yenisin, dedi. Yani yüzün yeni. Bu işi kim verdi sana?

N: Necmi.

Bardağı ağzına götürüyordu, durdu.

I: Necmi ha. Demek o ihtiyar da fark etti. Fena. Necmi bir şeyi fark ettiyse, o şey artık büyümüştür. O adam ufak şeyleri kaçırmaz, sadece ilgilenmez. İlgilendiyse, büyük.

N: Sen biliyor musun bir şey?

Bir süre sustu. Şarabını içti, bardağı bıraktı, sonra pencereden dışarı baktı.

I: Ben bir şey bilmiyorum, dedi. Ama bir zamanlar ben de merak ettim bu meseleyi. Kendi kendime, kimse istemeden. İzini sürdüm biraz. Sonra bıraktım.

N: Niye bıraktın?

I: Çünkü ben bir yaşımdan sonra öğrendim, dedi. Bazı şeyleri öğrenmek insana bir şey kazandırmıyor, sadece bir şey kaybettiriyor. Uykunu mesela.

Kalkmak üzereydim, kapıya yürüdüm. Arkamdan seslendi.

I: Bir şey söyleyeyim mi. İskelede yatıp kalkan bir sarhoş var, tanırsın, herkes tanır. Ona git, "lambalar" de, başka bir şey deme. Bakalım ne diyecek. Anlarsan tabii. Ama benden duymadın. Ve şunu da bil, sana bunu yardım olsun diye söylemedim. Sende o hastalık var, senden kurtulmuyor. Ben söylemesem başkasına sorardın, o zaman da yanlış yere giderdin. En azından doğru yere git de öl.
· · ·
Sarhoşu akşamüstü buldum. İskelede, denk balyalarının üstünde, bir kolu sarkmış, ağzı açık yatıyordu. Yanına çöktüm. Şarap kokusu bir metreden çarpıyordu.

N: Hemşerim.

Kıpırdamadı. Omzuna dokundum.

N: Lambalar.

Bir gözünü açtı. Sadece bir gözünü. Sonra tekrar kapadı. Sonra ikisini birden açtı, doğrulmaya çalıştı, beceremedi, yan yattı.

S: Lamba mı... lamba var mı sende... ver bi lamba...

N: Lamba istemiyorum. Lambaları soruyorum. Aşağıdaki.

S: Aşağı... aha, aşağı. Aşağıda balık çoktur. Bilir misin sen? Balık aşağıda durur, yukarı çıkmaz, akıllıdır. İnsan yukarı çıkar, o yüzden aptaldır. Benim anam derdi ki...

Uzun uzun anasını anlattı. Anasının ördüğü bir hırkayı, hırkanın rengini, hırkayı nasıl kaybettiğini. Sonra bir kediye geçti. Kedinin de adı yoktu ama huyları vardı. Ben bekledim. Bu işlerde beklemek gerekiyor, bunu öğrendim.

S: ...neyse, kedi öldü. Herkes ölüyor. Sen de öleceksin.

N: Aşağıda ne gördün?

S: Ne aşağısı?

N: Taş yollar. Mısır Çarşısı'nın altı. Sen aşağı inersin derler.

Bir süre bana baktı. Gözlerinden biri kaymıştı, öteki üstümdeydi. Sonra yüzü değişti. Sarhoşun yüzü değişince tuhaf oluyor, çünkü altındaki adam bir anlığına yukarı çıkıyor.

S: İnerim. İnerim ya. Aşağıda kimse yok. Kimse yok orada. Kimse... yok.

N: Ama bir şey var.

S: Yok dedim ya. Yok. Sadece... vın.

N: Ne?

S: Vın vın vın. Öyle. Duruyor sonra gene başlıyor. Vın. Anladın mı?

Anlamadım. Ama bir şeyi anladım, o da bunun bir taklit olduğuydu. Adam bir ses taklit ediyordu. Boğazından çıkardığı o gürültü, duyduğu bir şeyin taklidiydi.

N: Makine mi?

S: Bilmem. Makine derler. Ben ne bileyim. Bende makine yok ki. Bende hiçbir şey yok. Bana bir bardak ver de anlatayım.

Şarap yoktu bende. Cebimden birkaç kuruş çıkardım, avucuna koydum. Parayı görünce eli titredi, sıktı, göğsüne bastırdı.

S: İyi çocuksun. Kötü olacaksın ama şimdilik iyisin.

Güldüm. Sonra gülmedim, çünkü sarhoşlar bazen bilmeden doğru söyler, doğruyu en çok onlar söyler, kimse dinlemediği için de rahat söylerler.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 2
12 Ocak 1999
Resim
· · ·
Gece yarısını geçmişti, sarhoş hâlâ konuşuyordu.

Gitmeliydim, gitmedim. Çünkü ilk yarım saat boyunca anasını, hırkayı, adı olmayan kediyi dinledim ve hiçbir şey öğrenmedim. Sonra fark ettim ki adam anlatırken arada bir şeyler düşürüyor. Konusu değişiyor, sesi değişiyor, sonra bir cümle söylüyor, o cümle ötekilerin arasına düşmüş bir taş gibi duruyor. Onları toplamaya başladım.

Balyaların üstünde oturuyorduk. Denizden soğuk vuruyordu, adam üşümüyordu, ben üşüyordum. Ara ara susuyor, ben "hı" diyordum, tekrar başlıyordu. Bazen aynı şeyi ikinci kez anlatıyordu, ama ikinci anlatışta bir kelime değişiyordu, ve o değişen kelime bazen her şeyi değiştiriyordu.

S: ...neyse. Sen ne diyordun?

N: Aşağıyı diyordum.

S: Aşağı. Hı. Aşağı soğuktur bak. Yaz olsa bile soğuktur. Ben orada yatarım, üşürüm, ama rahat ederim. Rahat başka şey, sıcak başka şey.

S: Ama bir yer sıcaktı.

Doğruldum.

N: Nasıl sıcaktı?

S: Duvar. Duvara yaslandım, sırtım. Sırtım ısındı. Dedim ki, hoo, burası iyi, burada yatayım. Yattım. Sonra yatmadım.

N: Niye yatmadın?

S: Çünkü... çünkü... anam derdi ki, ısınan taşın altında ya cehennem vardır ya fırın. Anam çok laf ederdi. Fırıncıydı babam. Yok değildi. Neyse.

Bir süre sustu. Sonra kendi kendine güldü.

S: Yosun yok, dedi.

N: Ne?

S: Yosun yok orada. Her yer yosun. Aşağıda taşın üstü yeşildir, kayarsın, ben iki kere düştüm. Ama orada yok. Kupkuru. Temiz. Ben temizlikten korkarım.

N: Niye korkarsın?

S: Çünkü temizlik kendi kendine olmaz ki. Birisi yapar.

Bunu öyle bir söyledi ki, o an sarhoş değildi. Sonra tekrar sarhoş oldu, elini salladı, "boş ver," dedi, "ben ne bileyim."
· · ·
Ondan sonrası daha zor toplandı. Bir düğün anlattı, düğünde birinin ona haksızlık ettiğini anlattı, haksızlığın ne olduğunu söylemedi. Bir gemiden bahsetti, gemi batmamıştı ama batacakmış gibi anlattı. Arada bir "vın" diyordu. Ben de "vın" diyordum, o gülüyordu, "he işte," diyordu, "aynen öyle."

O sesin ne olduğunu bilmiyordu. Ama taklidi çok tutarlıydı. Her seferinde aynı ritimde yapıyordu: bir süre vınlıyor, susuyor, sonra tekrar başlıyor. Kesintili. Bir insanın uydurabileceği bir ritim değildi bu, ezberlenmiş bir ritimdi, çünkü duymuştu.

S: Sonra kapak.

N: Kapak mı?

S: Kapak. Kapak sesi. Ben taşın sesini bilirim, demirin sesini bilirim. Taş güm eder. Demir çın eder. Bu çın etti. Demek demir.

N: Nerede?

S: Bilmem. İleride. Karanlıkta ses nereden gelir bilinmez ki. Ama iki kere ayak sesi vardı, bir kere de kapak. Yani biri geldi, kapağı açtı, girdi. Ya da çıktı. Ya da ben hayal ettim. Ben çok hayal ederim.

N: Işık?

S: Işık ha. Işık.

Elini yere doğru salladı, sonra o eli havada tuttu, parmağıyla bir çizgi çizdi.

S: Böyle. Yerden. Taşın arasından. Sarı bir çizgi. İnce. Yerden çıkıyordu, anlıyor musun? Yerden. Ben yukarı baktım, tavanda bir şey yok. Aşağıya baktım, çizgi orada. Yani aşağıda bir yer daha var. Aşağının aşağısı.

Sustu. Sonra sesi değişti, alçaldı.

S: Ben o çizgiye baktım. Baktım, baktım. Sonra kalkıp gitmek istedim ama gidemedim. Ayaklarım tutmadı. Bilir misin öyle olur bazen, korkarsın ama bacakların yok gibi olur.

N: Neden korktun?

Cevap vermedi. Bir bardak istedi, olmadığını söyledim, kızdı, sonra unuttu kızdığını.
· · ·
Gecenin en dip saatinde, ben artık gideceğim derken, kendiliğinden söyledi.

S: Bana bakan bir şey vardı.

Döndüm ona. Gözleri açıktı, dümdüz denize bakıyordu.

N: Adam mıydı?

S: Bilmem.

N: Yaratık mı?

S: Bilmem dedim ya. Karanlıktı. Ben içmiştim. Belki hiçbir şey yoktu.

N: Ama bir şey vardı diyorsun.

S: Bakan bir şey vardı, dedi. Ne olduğunu söylemedim, bakan bir şey vardı dedim. İkisi ayrı. Bir şeyin ne olduğunu bilmesen de sana baktığını bilirsin. İnsanın ensesi bilir onu.

Sonra yattı. Balyanın üstüne, kolunu altına alarak, yüzünü denize dönerek. Bir daha da konuşmadı. Üstünü örtecek bir şey aradım, bulamadım, ceketimi attım üstüne. Sabah kalkınca ceketi satar herhalde, ama olsun.
· · ·
Odama döndüğümde saat neredeyse üçtü. Uyumadım. Bir kâğıt aldım, sarhoşun söylediklerini ne kadar hatırlıyorsam yazdım. Dağınık yazdım, onun anlattığı gibi, sıraya sokmadan:

sıcak duvar
yosun yok, kuru, temiz
sarı çizgi, yerden çıkıyor
vın, kesintili, ezberlenmiş ritim
demir kapak sesi, iki ayak sesi
kokmuyor
bana bakan bir şey

Sonra tek tek üstünden geçtim.

Sıcak duvar. Yerin altında bir duvar kendi kendine ısınmaz. Arkasında ısı üreten bir şey vardır. Jeneratör, ya da yüklü kablo, ya da fırın. Fırın değil, orada ekmek pişirmiyorlar.

Yosun yok, kuru, temiz. Yeraltı nemlidir, yosun tutar. Kuru bir yeraltı, kurutulmuş bir yeraltıdır. Havalandırılıyor demektir. Havalandırma da elektrik ister. Temizlik kendi kendine olmaz, birisi yapar. Adamın sarhoş ağzından çıkan en akıllı cümle buydu.

Sarı çizgi, yerden çıkıyor. Onun yürüdüğü taş yolun altında bir kat daha var. Işık orada. Yani mekân, kimsenin haritasında olmayan bir alt kat.

Vın, kesintili. Necmi ne demişti? Her gün, aynı saatlerde, aynı miktarda düşüş. Sarhoşun taklit ettiği ritim ile Necmi'nin kayıtlarındaki ritim aynı şey. Bir makine belli saatlerde çalışıyor, elektriği o çekiyor.

Demir kapak, ayak sesleri. Giriş var, kullanan var. Yani orası terk edilmiş bir yer değil. Yaşayan bir yer.

Kokmuyor. Bu en tuhafı. Yeraltı kokar, lağım kokar, nem kokar. Kokmuyorsa, ya çok iyi havalandırılıyor, ya da orada yaşayan şeyler koku bırakmıyor.

Ve en sonda: bana bakan bir şey vardı.

Onu çözemedim. Sabaha kadar uğraştım, çözemedim. Ama bir şeyi anladım. O çizgiye bakarken bacaklarının tutmadığını anlatırken, sarhoş hiç utanmamıştı. Korktum, kaçamadım, ayaklarım gitmedi demişti, dümdüz, saklamadan. Bu kentte bir adamın korktuğunu utanmadan söylemesi, korkunun gerçek olduğu anlamına gelir. Uydurulan korku süslenir, gerçek korku olduğu gibi anlatılır.

Sabaha karşı kâğıdı katladım, cebime koydum. Necmi'ye gidip hepsini anlatabilirdim. Aferin alırdım, iş biterdi, benden büyük adamlar aşağı inerdi.

Anlatmadım.

Bunun sebebini yazmam lazım, yoksa bu defter yalan olur. Anlatmadım çünkü anlatırsam iş elimden alınırdı. Başkası iner, başkası görür, bana da bir "sağ ol" düşerdi. Ben görmek istedim. Altı ay boyunca hiçbir şeye bakmamak için uğraştım, sonra bir sarhoşun ağzından taş çatlağından sızan sarı bir çizgi duydum ve altı ay bir gecede çöktü.

Demek insan değişmiyor. Sadece bir süre kendini tutuyor.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ALTKAT'ın Günlüğü - Eminönü

Mesaj gönderen SikayetVar »

SikayetVar yazdı: 01 Haz 2018 17:04 Sevgili günlük,
Delpize'ye ne oldu?
Sevgili günlük,
Delpize'ye ne oldu?
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

BenKutto yazdı: 05 Tem 2019 22:42
SikayetVar yazdı: 05 Tem 2019 17:38
SikayetVar yazdı: 15 Nis 2019 16:29 Sevgili günlük,
Bir haftadır sevdiğim kadınla yataktan çıkmadık... Evimizin manzarasına karşı... Allahım devamını nasip et bee...
etmedi
olm yapmayın şöyle şeyler üzülüyorum ya :( geçmiş olsun kral umarım tekrardan birlikte olursunuz
Sevgili günlük,
Etti.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 3
16 Ocak 1999
Resim
· · ·
Dördüncü gece indim. Üç gece hazırlandım. Hazırlık dediğim de büyük bir şey değil, bir fener, yağı tam, bilenmiş bir bıçak, tabanı sessiz bir ayakkabı. Taş yolda gıcırdayan bir taban, insanı ele veren ilk şeydir. Bunları yaparken ellerim titremiyordu, ve titrememesi tuhafıma gitti.

Giriş, sarhoşun tarif ettiği yerdeydi. Çarşının alt ucunda, iki kapalı dükkânın arasında, çürük tahtadan bir merdiven. İndim.

İlk inen taş yollardı. Bunlar eskiydi, çok eski, kentten de çarşıdan da eski. Bizans mı, ondan öncesi mi, bilmiyorum, Necmi bilirdi. Kemerli, dar, ıslak. Yosun her yeri tutmuştu, taşlar kaygandı, iki kere düştüm, bir keresinde dizimi taşa vurup kanattım. Yerin altında, tek başına, elinde bir fenerle düşen bir adamın ne kadar çaresiz olduğunu tarif edemem. O an geri dönmek istedim. Dönmedim.

Bu eski yollar bir yere gidiyordu, ama gittiği yer eski değildi. İşte tuhaf olan buydu.
· · ·
Yosunlu taşların bittiği yerde, taş bitiyordu.

Bir duvara geldim, ve o duvar taş değildi. Beton. Düz, gri, dökme beton. Eski kemerlerin arasına sonradan sokulmuş, yamanmış gibi. Yüz yıllık taş yolun ortasında, çok daha yeni bir şey. El yordamıyla ilerledim, betonu takip ettim, ve bir yerde beton bir kapıya dönüştü. Demir bir çerçeve, üstünde solmuş bir yazı. Işığı tuttum. Boya dökülmüş, harflerin çoğu gitmiş, sadece birkaçı okunuyordu. "Beyaz Köşk" diyordu bir satır. Altında sığınak, ya da ona benzer bir kelime, ve bir numara, seçemedim.

Beyaz Köşk. O ismi duymuştum. Teşkilat'tan önce, bu kentte düzeni sağlayan yapı, çoktan tarihe karışmış. Demek burayı onlar yapmış, çeyrek asır önce, belki daha fazla, bu eski taş yolların içine, betondan. Yaratıklardan korunmak için bir sığınak. Sonra lazım olmamış, kapatılmış, unutulmuş.

Ama unutulmuş bir yer, sıcak olmaz.

Betona elimi sürdüm. Ilıktı. İçeriden geliyordu. Çeyrek asır, belki daha fazla terk edilmiş bir sığınağın duvarı, kendi kendine ısınmaz. İçeride bir şey çalışıyordu, hâlâ.
· · ·
Kapı kilitliydi ama menteşeden değil, yandan, bir sürgüyle. Sürgü paslıydı ama yağlıydı. Bu ikisi bir arada olmaz normalde, paslı ama yağlı. Demek biri bu sürgüyü kullanıyor, açıp kapıyor, ama bakımını doğru yapmıyor, sadece işlesin diye yağlıyor. Aceleyle. Gizlice.

İtmedim. Yanına çömeldim, kulağımı betona dayadım.

İşte o zaman duydum. Sarhoşun "vın" dediği şey. Betonun arkasından, aşağıdan, bir uğultu. Boğuk, derin, sürekli değil. Bir süre gidiyor, kesiliyor, duruyor, tekrar başlıyor. Bir makine. Ama sıradan bir makine değil, çünkü çalışırken beton titriyordu, elimin altında hafifçe titriyordu. Büyük bir şey. Güçlü bir şey.

Necmi'nin kâğıdı aklıma geldi. Her gün, aynı saatlerde, aynı miktarda düşüş. Elimi betonda tuttum, uğultunun ritmini saydım. Gidiyor, kesiliyor, duruyor, başlıyor. Necmi'nin kayıtlarındaki ritim buydu. Çalınan elektrik buraya geliyordu. Ya da buradan gidiyordu. Jeneratör buradaydı.

Sonra, uğultunun altından, başka bir şey duydum.
· · ·
İnsan sesi.

Önce emin olamadım, makinenin uğultusuna karışıyordu. Kulağımı betona daha çok bastırdım, nefesimi tuttum. Sonra ayırdım.

Kaç kişi olduğunu çıkaramadım. Bir uğultu, bir kalabalığın uzaktan gelen hali. Ama arada, o uğultudan tek tek sesler kopuyordu. Biri gülüyordu, uzun, tiz, soluğu kesilene kadar, sonra birden susuyordu. Biri bir şey mırıldanıyordu, tekrar tekrar, ninni gibi, ama ninniden soğuk. Biri de tek bir kelimeyi üst üste söylüyordu, hep aynı kelimeyi, ben anlamadım ama o adam anlıyordu herhalde, çünkü bıkmadan söylüyordu.

Bu sesler insandı. Ama bir tuhaflıkları vardı, kulağa öyle geliyordu. Kimse benim duyduğum gibi gülmezdi, o kadar uzun, o kadar tiz, sonu ölüme benzeyen bir gülüş. Kimse öyle mırıldanmazdı, aynı ninniyi durmadan. Kimse aynı kelimeyi öyle söyleyip durmazdı. Ne olduklarını görmedim, göremezdim, betonun arkasındaydılar. Ama o seslerde bir şey vardı, insanın içine oturan, tüylerini diken diken eden bir şey. Aklı yerinde bir insanın çıkaracağı sesler değildi bunlar, bana öyle geldi. Ya da ben öyle duymak istedim, korkudan, bilmiyorum. Yalnız şu kadarını biliyorum, o sesleri duyan hiç kimse, arkasındakilerin sapasağlam insanlar olduğunu düşünemezdi.

Betondan yüzümü çektim. Kalbim göğsümü dövüyordu. Çünkü artık seziyordum ki bu bir kaçak elektrik meselesi değildi. Elektrik sadece bir işaretti, dumandı. Yanan şey çok daha aşağıdaydı, ve o sesleri duyduktan sonra, yanan şeyin insan olduğundan korkuyordum.
· · ·
Sürgüye elimi koydum.

Açsam, o betonun arkasını görecektim. Merdiveni, jeneratörü, lambaları, o insanları. Sürgü elimin altındaydı, yağlı, soğuk. Bir çekişte açılırdı.

Çekmedim.

Uzun süre öyle durdum, elim sürgüde. Sonra bıraktım. Latif bana bir şey öğretmişti, bir kez gördüğün şey, ömrünün sonuna kadar seninle kalır, taşırsın. Ve ben, o betonun arkasındakini görsem, ne yapacağımı bilmiyordum. Necmi'ye anlatmak, Teşkilat'a bildirmek, susmak. Üçünü de düşündüm, üçünün de sonu karanlıktı. Görüp de ne yapacağını bilmemek, görmemekten zor. Ben henüz o zoru göze alamadım.

Geri döndüm. Yosunlu taşlara kadar fenerimi yakmadım, karanlıkta el yordamıyla çıktım, çünkü bir daha o betonu, o sıcaklığı, o sesleri arkamda bırakırken onlara ışık tutmaya yüreğim yoktu.
· · ·
Yukarı çıktığımda sabah oluyordu. Çarşı daha uyanmamıştı, hava buz gibiydi, ceketim yoktu, sarhoşa vermiştim.

Odama vardım, ellerime baktım. Taş tozundan gri, dizimden akan kandan lekeli. Yıkadım. Gri gitti, kan gitti, ama tırnaklarımın arasındaki toz çıkmadı, günlerce orada kaldı.

Yattım ama uyumadım. Gözümü kapatınca o sesleri duyuyordum. O gülüşü, o mırıltıyı, o tek kelimeyi. Ve bir soru dönüyordu kafamda, dönüyordu, durmuyordu. Çeyrek asır önce yapılmış, sonra terk edilmiş bir sığınakta, kim yaşıyordu? Niye akılları gitmişti? O jeneratör ne için hâlâ çalışıyordu, ve o çalınan elektrik, o insanları orada mı tutuyordu, yoksa orada mı deli ediyordu?

Cevabım yoktu. Ama artık ışığa eskisi gibi bakamıyordum. Bir lamba yandığında, o lambanın ışığını değil, o ışığın altında betonun içinde oturan, aklı gitmiş insanları görüyordum. Yukarıda ışık, huzurdu. Aşağıda aynı ışık, başka bir şeydi.

Kapıyı açmadım. Ama açacağımı biliyordum. Bir dahaki sefere değil belki, ondan sonrakine. O sürgü artık benimdi, ben çekene kadar peşimi bırakmayacaktı.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Sevgili günlük,
Aklıma belirsiz aralıklarla Yıldıray Baştürk nereye gitti sorusu gelip duruyor. Hiç olmamış gibi kayboldu adam ortalıktan.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 4
18 Ocak 1999
Resim
· · ·
İki gün sonra Necmi'ye gittim.

İki günü ne yapacağıma karar vermek için harcamadım, çünkü verecek bir karar yoktu. Aşağıya kimse beni yollamamıştı. Anlatırsam ilk sorulacak şey belliydi, senin ne işin vardı orada. Ama o sesler kulağımdan gitmiyordu. İki gece üst üste uyandım, ikisinde de o mırıltıyı duyduğumu sandım, ikisinde de oda sessizdi. Sonunda anladım ki bunu tek başıma taşıyamayacağım. Anlatabileceğim tek adam da işi bana veren adamdı.

Kütüphaneye girdiğimde taşlarıyla oynuyordu. Beni görünce elindekini bıraktı, gözlüğünü burnunun üstüne itti, uzun uzun baktı.

SN: İndin, dedi.

Soru değildi. Nasıl bildi bilmiyorum. Belki halimden, belki tırnaklarımın arasında kalan tozdan.

N: İndim.

SN: Otur.

Oturdum. İlk defa oturmamı söylemişti, ve bu hoşuma gitmedi. Ayakta dinlenecek kadar kısa bir konuşma olmayacaktı demek.
· · ·
Anlattım. Hepsini değil.

Eski taş yolları anlattım, yosunun bir yerde bitişini, betonu, üstündeki okunmayan yazıyı. Sıcak duvarı anlattım. Jeneratörün uğultusunu, kesilip kesilip başlamasını anlattım, ritmi de anlattım, kendi kâğıdımı önüne koydum. Necmi kâğıdı aldı, kendi kayıtlarının olduğu deftere baktı, ikisini yan yana koydu, parmağıyla satırları takip etti. Bir süre öyle kaldı.

SN: Aynı, dedi. Aynı saatler. Demek doğru yeri bulmuşsun.

Sesinde bir memnuniyet vardı ama yüzünde yoktu. Yüzü gitgide asılıyordu.

Sesleri anlatmadım. O gülüşü, o ninniye benzeyen mırıltıyı, aynı kelimeyi söyleyip duran adamı anlatmadım. Neden sakladığımı hâlâ tam bilmiyorum. Belki söyleyince gerçek olacağından korktum.

Necmi kâğıdı bıraktı.

SN: Kapıyı açtın mı?

N: Açmadım.

SN: Yalan söyleme!

N: Açmadım. Elimi sürgüye koydum, sonra çektim.

Yüzüme baktı. Uzun uzun baktı. Sonra omuzları gevşedi, arkasına yaslandı.

SN: İyi. Açsaydın bu konuşmayı yapmıyor olurduk.
· · ·
SN: Şimdi ben sana bildiğimi söyleyeceğim, dedi. Çok değil. Bildiğimden azını söyleyecek adam değilim ama bildiğim gerçekten az, bu da beni deli ediyor.

Kalktı, rafların arasına girdi, bir defter çıkardı, sayfalarını çevirerek geri geldi.

SN: Mısır Çarşısı'nın altında sığınaklar var. Bunu bilen çok az kişi kaldı, ben biliyorum çünkü kâğıtları bende. Beyaz Köşk yaptırmış. Teşkilat'tan önceki düzen, sen doğmadan. Yaratıklardan korunmak içinmiş. Sonra korkulan şey o biçimde gelmedi, sığınaklara gerek kalmadı, kapattılar. Çeyrek asırdır içeri kimse girmiyor.

N: Ama elektrik gidiyor.

SN: Evet. Çünkü içerideki jeneratörler hiç durmadı. Yedek güç olarak öyle bırakılmışlar. Kentin ana hatlarında bir şey olursa diye. Kimse dokunmuyor, kimse bakmıyor, ama çalışıyorlar. Bir de başlarında adam var.

Durdu, defterden bir satır okudu, sonra kapattı.

SN: Bir teknisyen. Yirmi yıla yakındır orada. Aşağıda, tek başına, o makinelerin başında. Yukarı ender çıkarmış, ben iki kere gördüm, ikisinde de tek kelime konuşmadık. Adı Zahir. Zahir Demirseven.

Adı bir yere yazdım. O sırada niye yazdığımı bilmiyordum.

N: Kaçak elektrik onun işi mi?

SN: Bilmiyorum, dedi. İşte bütün mesele bu. Bilmiyorum.
· · ·
Bunu söylerken sesi değişti. Necmi'nin sesinin değiştiğini ilk kez duyuyordum.

SN: Ben bu kentte kırk yıldır kâğıt topluyorum. Bir şeyi merak edersem, iki günde öğrenirim. Kimden öğrenirim, nasıl öğrenirim, sorma. Bu sefer öğrenemedim. Üç haftadır soruyorum. Jeneratör kayıtlarını istedim, gelmedi. Aşağıdaki adamın son raporunu istedim, gelmedi. Sığınağın anahtarları kimde diye sordum, cevap veren olmadı. Sonunda tanıdık bir kâtibe sordum, adam yüzüme bile bakmadı, "o dosya kapalı" dedi, kalktı gitti.

Parmağıyla masaya vurdu.

SN: Kapalı dosya. Bana. Bu çarşıda benim bakamayacağım bir dosya olduğunu ilk defa duyuyorum.

N: Ne demek bu?

SN: Şu demek, aşağıda olan biten her neyse, birileri biliyor ve kimseye söylemiyor. Yani bu artık bir kaçak elektrik meselesi değil. Bir kaçak elektriği kimse gizlemez. Gizlenen şey daha büyüktür. Ne kadar büyük, onu ben sana söyleyemem, çünkü bana söylemiyorlar.

Bir süre ikimiz de sustuk. Dükkânın tozu lambanın ışığında dönüyordu.

SN: Sana küçük bir iş dedim, dedi sonra. Yalan söyledim sayılır. Küçük olmadığını seziyordum ama emin değildim, şimdi eminim. Seni yolladığım yer bana bile kapalı bir yer. Bunun için özür dilemeyeceğim, çünkü sen zaten gitmiştin, ben söylemesem de giderdin. Ama artık kendi başına devam etmeni istemiyorum.
· · ·
SN: Kuyumcu Agop'a gideceksin.

N: Kuyumcu mu?

SN: Agop taş işler, evet. Kuyumcudur. Asıl işi o değildir. Teşkilat'ta kimsenin çözemediği işler onun masasına gider, o da sessizce çözer. Gürültü yapmaz, ortalıkta görünmez, ama bu çarşıda bir şey oluyorsa, oluyor olduğunu ondan önce kimse bilmez.

N: Sen ondan hoşlanmıyorsun.

SN: Hoşlanmam, dedi. Ama şu an bu kentte o dosyayı açabilecek tek adam o. Bana kapalı olan şey ona açıktır. Git, gördüklerini anlat. Nereye indiğini, ne duyduğunu, elini nereye koyup çektiğini anlat.

Durdu. Gözlüğünü çıkardı, sildi, taktı. Bunu ne zaman yapsa arkasından zor bir şey geliyordu.

SN: Ve bana anlatmadığını da ona anlat.

N: Ne anlatmadım?

SN: Bilmiyorum, dedi. Ama bir yerde durakladın. Sesleri anlatırken sesin değişti, sonra konuyu değiştirdin. Kırk yıldır insan dinliyorum, sustukları yeri konuştuklarından iyi bilirim. Ne sakladığını bilmiyorum, sakladığını biliyorum. Bana söylemene gerek yok. Ona söyle. Yarısını söylersen yarısını çözer, o zaman da yanlış bir şey yaparsınız.

Kalktım. Kapıya yürüdüm.

SN: Bir şey daha.

Döndüm.

SN: Aşağı bir daha inersen, tek başına inme. Ve bana haber ver. Bu çarşının altında ne olduğunu bilmeden ölmek istemiyorum.
· · ·
Dışarı çıktım. Kar başlamıştı, ince, tutmayan cinsten. Çarşı kalabalıktı. İnsanlar bağırıyor, pazarlık ediyor, birbirini itiyordu. Hepsinin ayağının altında beton vardı, betonun altında Zahir Demirseven vardı, yirmi yıldır aşağıda, kimsenin hatırlamadığı bir adam.

Ve bir dosya vardı, kapalı. Necmi'ye bile kapalı.

Kuyumcuların olduğu sokağa doğru yürüdüm. Yürürken bir şeyi fark ettim, korkmuyordum. Merak, korkuyu yiyor. Bunu daha önce de yaşamıştım, sonu iyi bitmemişti. Yine de yürüdüm.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 5
19 Ocak 1999
Resim
· · ·
Kuyumcular sokağında Agop'un dükkânını bulmak zor oldu, çünkü aradığım şey yanlıştı. Ben camekânı taşla dolu, ışıklı bir yer arıyordum. Onunki öyle değildi. Dar bir kapı, tek bir vitrin, vitrinde de üç beş parça, tozlu. Kapıyı ittim, üstümdeki zil bile çalmadı, zil yoktu.

İçeride bir tezgâh, tezgâhın arkasında bir adam. Uzun boylu, ince, dimdik duruyor. Yaşlı değil, benden büyük ama ihtiyar değil. Sakalı düzgün kesilmiş, yakası ilikli, kolları sıvalı. Gözünde bir büyüteç, elinde cımbız. Önündeki beze eğilmiş, minicik bir taşla uğraşıyordu.

KA: Kapıyı kaparsan sevinirim, dedi. Soğuk giriyor, taş soğukta çatlar.

Kapattım. Bekledim. Bir dakika kadar işine devam etti, ama beni bekletmesi kaba bir bekletme değildi, elindeki işi yarım bırakamayan bir adamın bekletmesiydi. Sonra cımbızı bıraktı, büyüteci gözünden çıkardı, doğruldu. Beni tepeden değil, tam karşıdan görecek kadar eğdi başını.

KA: Nazım. Hoş geldin.

Adımı söylemesine şaşırmadım desem yalan olur. Şaşırdım. Necmi haber göndermiş olabilirdi ama iki saat olmuştu, o kadar çabuk olmazdı.

KA: Şaşırmana gerek yok, dedi. Seni bir süredir biliyorum. Bu çarşıda kimin nereye baktığını bilmek benim işim, kusura bakma. Sen üç haftadır tuhaf yerlere bakıyorsun. Elektrik hatlarının çizimlerini istemişsin. Işık Hanım'ın kapısını çalmışsın. İskelede bir sarhoşla gece yarısına kadar oturmuşsun, ceketini de ona bırakmışsın. Sonra dört gece önce, çarşının alt ucundaki çürük merdivenden aşağı inmişsin. Sabaha karşı çıkmışsın.

Ağzım kurudu. Bütün o gecelerde kendimi yalnız sanmıştım.

KA: Rahat ol, dedi. Seni sıkıştırmak için çağırmadım, tam tersine. Sen bu işi kendi başına, kimse söylemeden, doğru yerden çözdün. Teşkilat'ta beş yüz adam var, hiçbirinin aklına o merdiven gelmedi. Onun için buradasın. Otur istersen, ayakta konuşulacak mesele değil.

Oturacak yer yoktu. Bunu fark etti, tezgâhın arkasından bir tabure çıkarıp önüme koydu. Bu küçük şey beni ondan çok, kendimden utandırdı.
· · ·
KA: Şimdi anlat bana, dedi. Baştan, hiçbir yerini atlamadan. Ne gördün?

Anlattım. Bu sefer hepsini. Necmi'nin dediğini yaptım, sakladığımı da anlattım.

Betonu anlattım, sıcaklığını. Jeneratörün uğultusunu, ritmini. Sarı çizgiyi, yerden çıkışını. Yağlı sürgüyü. Sonra sesleri anlattım. O uzun, tiz gülüşü. Ninniye benzeyen mırıltıyı. Aynı kelimeyi durmadan tekrarlayan adamı. Onları anlatırken sesim tuhaflaştı, farkındaydım, ama devam ettim.

Agop hiç kıpırdamadan dinledi. Bitirdiğimde bir süre sustu. Sonra tezgâhın altından bir kutu çıkardı, içinden bir sigara aldı, yakmadı, parmaklarının arasında çevirdi.

KA: Sesler, dedi. Demek duyulacak kadar yaklaşmışsın. İyi. Kötü ama iyi.

N: Kimdi onlar?

KA: Sana bir şey anlatacağım, dedi. Anlattıktan sonra bu iş senin işin olacak, çünkü zaten yarısına girmişsin, geri kalanı seni kendi çekecek. Bunu bilerek dinle.

Taburede doğruldum.
· · ·
KA: Mısır Çarşısı'nın altında sığınaklar var, dedi. Bunu biliyorsun artık. Beyaz Köşk yaptırmış, yaratıklardan korunmak için. Yirmi beş yıldır kullanılmıyor. İçindeki jeneratörler yedek güç olarak daima aktif tutuluyor, hiç durmuyorlar. Oranın sorumlusu bir baş teknisyen. Zahir. Yaklaşık yirmi yıldır orada çalışıyor, yukarı çok ender çıkıyor.

N: Necmi söyledi. Zahir Demirseven.

KA: Necmi ne söylediyse doğrudur. Necmi'nin bilmediği kısmı ben söyleyeceğim.

Sigarayı tezgâha bıraktı.

KA: Oranın iki kapısı var. Biri bu çarşıda, asansör kapısı. Kepengini bugün açtık. Diğeri de Zahir'in odasındaki, yıllardır kullanılmayan tek kişilik acil çıkış. Yani aşağıya iki yoldan girilir, ikisi de dar. Senin bulduğun o sürgülü kapak ise üçüncü bir kapı, eski taş yollardan kalma, bizim kâğıtlarımızda yok. Bunu bana getirdiğin için sana borçluyum.

N: Kimler var aşağıda?

KA: Dün öğrendik, dedi. İki gün önce bir grup aşağı inmiş. Kenan'ın Asileri diyorlar kendilerine. Zahir'i rehin almışlar, jeneratörleri de ele geçirmişler. Yukarı bir mektup yollamışlar.

N: Ne istiyorlar?

Agop bana baktı. İlk defa yüzünde bir şey oynadı, ne olduğunu çıkaramadım.

KA: İşte orası tuhaf, dedi. Hiçbir şey istemiyorlar. Para yok, adam yok, af yok. Mektupta diyorlar ki: buradan dışarıya elektrik üreteceğiz. Başka bir amacımız yok. Üzerimize gelirseniz Zahir'i öldürürüz, sığınağı da havaya uçururuz.

Bir süre ne diyeceğimi bilemedim.

N: Dışarıya elektrik mi?

KA: Dışarıya. Eminönü'nün dışına. Göçebelere, tehlikeli zamanlarda kapıdan içeri almadıklarımıza, kim varsa oralarda. Bütün talepleri bu.
· · ·
N: O zaman bırakın üretsinler, dedim.

Bunu söyler söylemez pişman oldum, çünkü çok toy bir laf gibi çıktı ağzımdan. Ama Agop gülmedi, kızmadı da. Sadece başını salladı, sanki bu cevabı bekliyormuş gibi.

KA: Ben de aynı şeyi düşündüm, dedi. İki gün düşündüm. Sonra bana jeneratörlerin kayıtlarını getirdiler, okudum, vazgeçtim. Şimdi sen de dinle, sonra karar ver.

KA: O jeneratörlerin enerji üretmek için kullandığı yakıt tehlikelidir. Ne kadar tehlikeli olduğunu tam bilen kalmadı, çünkü onu yapanlar öldü. Bildiğimiz şu, doğru çalıştırırsan kente ışık verir. Yanlış çalıştırırsan patlar. Şu anda bu çarşı bir bombanın üstünde duruyor, hep duruyormuş, sadece kimse bilmiyormuş, çünkü başında Zahir varmış. Şimdi Zahir'in başında da başkaları var.

KA: Aşağıdakiler bunu biliyor. Sıkıştıkları anda jeneratörü aşırı yüklerlerse, Mısır Çarşısı diye bir yer kalmaz. Üstündeki insanlarla beraber kalmaz.

N: Kaç kişi?

KA: Bilmiyoruz. Senin duyduğun seslere bakılırsa az değil. Ve çoğunun aklı yerinde değil, bunu da senin anlattıkların doğruladı. Aşağıda ne kadar süredir oturduklarını, o çatlaklardan sızan şeyin insana ne yaptığını bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz, kapıyı bir çılgınlar topluluğuna bırakmışlar, ve o kapının arkasında bir bomba var.
· · ·
KA: Şimdi asıl meseleye geliyorum, dedi.

Tezgâhın üstündeki bezi düzeltti, taşları bir kenara itti. Sanki masayı boşaltıyordu.

KA: Doğrudan baskın yapamayız. Kalabalık girersek görürler, görürlerse yüklerler, yüklerlerse çarşı gider. Yani beş yüz kişilik bir teşkilatın hiçbir işe yaramadığı bir durumdayız. Aşağı ancak birkaç kişi inebilir. Sessizce. Ve içeriyi bilen biri lazım.

Beni gösterdi.

KA: Sen aşağı indin, döndün, hâlâ yaşıyorsun. Bu çarşıda böyle bir adam daha yok. Onun için seni istiyorum.

N: Ne yapacağım?

KA: Onu sana zamanı gelince söyleyeceğim. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim, aşağı ineceksin. Yalnız değil. Ve bir daha yukarı çıktığında, indiğin adam olmayacaksın. Bunu şimdiden bilmeni isterim, sonra bana kızmayasın.

Sustum.

KA: Bir şey daha, dedi. Bu iş bittiğinde, ne olduğunu kimseye anlatmamanı isteyeceğim. Necmi'ye de. Necmi iyi adamdır ama kayıt tutar. Yazdığı şeyi bir gün birine gösterir, kötülüğünden değil, huyundan.
· · ·
Dışarı çıktım. Kar hâlâ atıştırıyordu.

Kuyumcular sokağından çarşıya doğru yürüdüm, kalabalığın arasına girdim. Herkes bir şey alıyor, bir şey satıyor, bağırıyordu. Ayaklarının altında, çok aşağıda, bir jeneratör nefes alıp veriyordu, ve onun başında da bir avuç insan oturuyordu, asiler, akılları yarım, ve tek istedikleri surların dışına elektrik vermekti.

Ben bunu düşünüp durdum. Bir adam gelip senden para istese, adam istese, kan istese, ne yapacağını bilirsin. Ama gelip "dışarıdakilere ışık vereceğim" derse, ne yaparsın?

Teşkilat'ın ne yapacağını biliyordum. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Ve bu sefer bilmemek, geçen seferki gibi ucuza gitmeyecekti.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Kullanıcı avatarı
SikayetVar
Antrepo Bekçisi
Antrepo Bekçisi
Mesajlar: 792
Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
Sunucu: Eminönü
Klan: Arzın Çocukları
Lonca: Raiders of Anatolia

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü

Mesaj gönderen SikayetVar »

Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 6
20 Ocak 1999
Resim
· · ·
Ertesi sabah beni yine çağırdılar.

Bu sefer dükkân kapalıydı, kepenk yarıya kadar inikti, eğilip girdim. Agop tezgâhın başında değildi, arka odadaydı. Beni oraya aldı. Küçük bir oda, bir masa, bir sandalye, duvarda raflar. Masanın üstünde deri bir çanta duruyordu.

KA: Otur, dedi. Bu sefer tabure hazır.

Oturdum. Çantayı önüme itti.

KA: Aç.

Açtım.

İçinde bir fotoğraf makinesi vardı.

Ben silah bekliyordum. Bir bıçak, bir tabanca, olmadı bir sopa. Elimi çantaya sokarken bile parmaklarım metal aramıştı. Onun yerine soğuk, ağır, siyah bir kutu çıktı. Yanında altı tane film, küçük kutularda, sarılı.

N: Bu ne?

KA: Senin işin, dedi. Aşağı bunu götüreceksin.

N: Ben savaşçıyım.

KA: Aşağıda yeterince savaşçı olacak, dedi. Senin işin başka.

Makineyi elime aldım. Sandığımdan ağırdı. Objektifin üstünde ince çizikler vardı, demek kullanılmış. Kim kullanmış, ne çekmiş, sormadım.
· · ·
KA: Şimdi dinle, dedi ve yanıma geçti. Bunu bir kere anlatacağım, sonra kendin çalışacaksın.

Elini benim elimin üstüne koydu, parmaklarımı doğru yerlere yerleştirdi. Nazikti ama ısrarlıydı, bir hoca gibi.

KA: Her filmde otuz altı kare var. Altı film veriyorum. Yani iki yüz on altı kare. Fazla geliyor, değil mi? Gelmeyecek. Aşağıda insan telaşlanır, boşuna basar, farkında olmadan yarısını harcar. Onun için her karede bir düşün. Basmadan önce, bunu niye çekiyorum de.

KA: İkinci mesele, karanlık. Aşağısı karanlık, sen de flaş kullanacaksın. Flaş patladığı anda, o odada senden başka kim varsa senin nerede olduğunu öğrenir. Yani her kare bir risk. Bunu tim de bilecek, sana göre duracaklar, ama yine de bilerek bas.

KA: Üçüncüsü, ve en önemlisi, ne çektiğini göremeyeceksin.

N: Nasıl yani?

KA: Bu makine sana bir şey göstermez. Sen basarsın, film sarar, o kadar. Ne çıktığını ancak yukarı çıkıp banyo edince öğreniriz. Yani aşağıda çektiğin şeyi, günler sonra göreceksin. Belki hafta sonra. Ona göre bas. Emin olmadığın şeyi iki kere çek, çünkü geri dönüp bakamayacaksın.

Bunu söylerken yüzüme baktı. Sonra ekledi, daha alçak sesle:

KA: Bu iş böyledir zaten. İnsan bir şeye bakar, neye baktığını çok sonra öğrenir.
· · ·
Sonra cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı, masaya koydu, parmağıyla bana doğru itti.

KA: Bu da liste. Ezberle, sonra yak.

Açtım. Düzgün, temiz bir el yazısıyla yazılmıştı. Maddeler halinde.

Jeneratör dairesi, genel görünüm.
Jeneratörlerin kumanda panosu, şalterlerin durumu.
Ele geçirenlerin kullandığı silahlar, yakın çekim.
Zahir'in odası. Özellikle acil çıkış kapısı, iç taraftan.
Kapının kilidi, menteşesi, açık mı kapalı mı.
Zahir. Nerede bulunursa, olduğu yerde.
Kenan. Yüzü görünecek şekilde.
Ölenler. Hepsi değil, birkaç tanesi yeter, silahları görünsün.

Listeyi iki kere okudum. Sonra bir daha okudum.

N: Bir şey soracağım.

KA: Sor.

N: Burada, aşağıdakilerin niye orada olduğuna dair bir şey yok.

Agop bir süre cevap vermedi. Masadaki bir tozu parmağıyla aldı, yere attı.

KA: Yok, dedi. Doğru.

N: Mektupları var. Ne istediklerini yazmışlar. Onu da çeksem?

KA: Mektup bizde zaten, dedi. Elimizde. Onu çekmene gerek yok.

N: Peki nasıl yaşadıklarını? Aşağıda ne halde olduklarını?

KA: Nazım, dedi.

Sesini yükseltmedi. Adımı söyledi, o kadar. Ama o "Nazım"da bir şey vardı, kibarlığın altındaki demir.

KA: Sana bir şey açıklayayım, sonra bir daha bu konuyu konuşmayalım. Bu resimler bir yere gidecek. Gazeteye gidecek, kurula gidecek, dosyaya girecek. Yarın öbür gün biri çıkıp "orada ne oldu" diye sorduğunda, cevap bu resimler olacak. Yani bugün senin bastığın her düğme, yarının hafızası. Şimdi düşün, yarının hafızasında ne olsun? Jeneratörün başına geçmiş silahlı adamlar mı, yoksa zavallı halleri mi?

N: Ne olduysa o olsun.

KA: Ne olduysa o, dedi. Güzel laf. Ama fotoğraf ne olduğunu göstermez. Fotoğraf, çerçevenin içine ne aldığını gösterir. Sen çerçeveyi tutuyorsun, ben de sana çerçeveyi nereye tutacağını söylüyorum. Bunda gizli bir şey yok, açıkça söylüyorum, çünkü seni kandırmak istemiyorum.

Sustum. Kandırmadığı doğruydu. Belki de beni asıl rahatsız eden buydu.
· · ·
Öğleden sonra makineyle çalıştım. Arka odada, boş boş bastım, film yokken. Sesi hoşuma gitti. Bir düğmeye basıyorsun, içeride bir şey kapanıp açılıyor, çıt. Basit bir ses. Bir tetiğin sesine benzemiyor ama ondan da geri kalmıyor, çünkü ikisi de bir anı sabitliyor.

Bir ara Agop odaya girdi, ben de dönüp ona doğrulttum, şaka gibi.

KA: Yapma, dedi.

Sesi sertti. İlk defa öyle çıktı.

KA: Bana doğrultma. Ne şaka olsun ne başka. Benim resmim yok Nazım. Otuz senedir yok. Öyle kalsın.

Makineyi indirdim. Adam kendini toparladı, yine kibarlaştı, hatta bir çay söyledi. Ama ben o anı unutmadım. Bütün bu işi kuran, listeyi yazan, kimin nereye bakacağını söyleyen adamın hiçbir resmi yoktu.
· · ·
Akşamüstü beni avluya çıkardı.

Orada altı kişi bekliyordu.

Onları görür görmez tanıdım, midem düğümlendi. Aynı koyu, sade üniforma. Aynı hiç konuşmadan durma hali. Aralarında el işaretiyle bir şey konuştular, biri başını salladı, dağıldılar, sonra tekrar toplandılar. Yaz sonunda, Cibali'de, bir tütün deposunun önünde, bunları uzaktan izlemiştim. Latif'i bunlar almıştı.

Şimdi onlarla aşağı inecektim.

KA: Tanıştırmayacağım, dedi Agop. İsim kullanmıyorlar, sen de sorma. Onlar seni bilir. Aşağıda senin işin belli, arkada durursun, söylendiğinde çekersin, söylenmediğinde çekmezsin. Onların işine karışmazsın. Onlar da senin işine karışmaz.

İçlerinden biri bana baktı. Uzun uzun değil, sadece bir kere, yukarıdan aşağı. Sonra başını çevirdi. O bakışta ne düşmanlık vardı ne merak. Bir alete bakar gibi baktı.

Belki de doğru bakmıştı.
· · ·
Odama döndüm. Çantayı masanın üstüne koydum, açmadım, sadece baktım.

Bir buçuk sene önce bu kente geldiğimde, bir adamın öldürülüşünü görmüştüm ve kimseye söyleyememiştim. Sonra bir dostumun yerini söyledim, onu bu adamlar aldı, ben de uzaktan izledim. Şimdi elime bir makine verdiler, aynı adamlarla aşağı ineceğim, ve gördüğüm şeyi bu sefer kaydedeceğim.

Ama kaydı ben tutmayacağım. Ben sadece düğmeye basacağım.

Yattım, uyuyamadım. Kafamda hep aynı iki cümle dönüp durdu. Biri Agop'undu, fotoğraf ne olduğunu göstermez, çerçeveye ne aldığını gösterir. Öteki de listede olmayan maddeydi. Aşağıdakilerin niye orada olduğu.

O maddeyi kimse yazmamıştı. Ama ben okumuştum. Bir kâğıtta olmayan bir şeyi okumak mümkün müdür bilmiyorum, ben okudum işte.
Kıyamet Günlüğüm için görsele tıklayın.
Resim
Resim
Cevapla

“Kıyamet Günlükleri” sayfasına dön