Sevgili günlük,
Sonunda bitirdim.
ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
- SikayetVar
- Antrepo Bekçisi

- Mesajlar: 783
- Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
- Sunucu: Eminönü
- Klan: Arzın Çocukları
- Lonca: Raiders of Anatolia
- SikayetVar
- Antrepo Bekçisi

- Mesajlar: 783
- Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
- Sunucu: Eminönü
- Klan: Arzın Çocukları
- Lonca: Raiders of Anatolia
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Sevgili günlük,
Benim yolumdan indik.
Bildikleri iki kapıyı kullanmadılar. Asansör kapısını da, Zahir'in odasındaki acil çıkışı da bıraktılar, çünkü ikisini de aşağıdakiler biliyordu. Bilmedikleri tek yol, eski taş yollardaki o sürgülü kapaktı. Yani benim bulduğum yol.
Bunu iki gündür düşünüyorum. O kapağı bulmasaydım oraya girilemezdi. Belki iki gün daha konuşulurdu, belki pazarlık edilirdi, belki başka bir şey olurdu. Ben bulduğum için girildi.
Onlar hakkında şunu sanıyordum, konuşmazlar, işaretle anlaşırlar, adları yoktur. Yarısı doğru çıktı. Konuşuyorlardı. Az konuşuyorlardı ama insan gibi konuşuyorlardı, ve bu beni her şeyden çok şaşırttı.
En yaşlıları, kırk beşlik falan, hazırlanırken ötekilere döndü.
A: Sıcak orası, dedi. Ceketleri çıkarın. Aşağıda ter içinde kalırsınız, sonra dönüşte üşütürsünüz. Ben iki sene önce üşüttüm, hâlâ geçmedi.
Ceketlerini çıkardılar. Altlarında palaları vardı, kayışa asılı, ucu aşağı. İkisinde balta vardı, kısa saplı. En gencinde bir de kama, çizmesinin içinde.
O genç bana döndü, benden büyük değildi.
A: Sen çıkarma, dedi. Sen benim gibi ince değilsin, üşürsün.
Sonra güldü. Ötekiler gülmedi ama biri burnundan soludu, o kadar.
Yaşlı adam yanıma geldi, çantamın kapağını kapattı. Açık kalmış, ben görmemişim.
A: Aşağıda düşersen bu açılır, dedi. Makine dağılır, sen de kalırsın orta yerde. Kapalı tut.
N: Sağ olun.
A: Bir de arkamdan yürü. Yanımdan değil, arkamdan.
N: Neden?
A: Çünkü yanımda durursan palayı savuramam, dedi. Kolumun geçeceği yerde durma. İş kızıştığında ben bakmam, savururum.
Bu adamlar canavar değildi. Bunu yazmak tuhaf geliyor ama yazmam lazım, çünkü ben canavar bekliyordum. Onlar ise işini bilen, birbirini kollayan, üşümekten şikâyet eden adamlardı. Cibali'de Latif'i alanlar da bunlardı.
Ne dediği önemli değil, nasıl dediği önemli. Kelimenin sonunu yuttu, "r"yi düşürdü. Ben o söyleyişi bilirim. Balat'ta, bizim sokakta herkes öyle konuşurdu. Latif de öyle konuşurdu.
Dönüp baktım, karanlıktı, yüzünü seçemedim. Bir şey sormadım.
Ama o andan sonra kafamda bir şey oturdu, bir daha da kalkmadı. Bu adamlar gökten inmemişti. Bir yerlerden geliyorlardı. Belki benim sokağımdan, belki bir yanındakinden. Aç büyümüşler, ekmek çalmışlar, sonra önlerine bir kapı çıkmış, girmişler. Latif de bir kapıdan girmişti. Ben de girmiştim. Hepimiz bir kapıdan girmişiz, kapılar farklıymış sadece.
Sürgüyü ben açtım. Kimse söylemedi, kendim yaptım. Yağlıydı, ses çıkarmadı. İçeriden yüzüme ılık bir hava vurdu; makine yağı kokuyordu, sıcak metal kokuyordu, bir de insan kokuyordu. Kalabalık insan.
Aşağı indik.
Tavandaki sarı lambalar yanıyordu, on adımda bir. Duvarların boyası dökülmüştü, altından beton görünüyordu. Koridor geniş sayılırdı, iki kişi yan yana yürüyebiliyorduk.
Uğultu artık kulağımın içindeydi. Betonun arkasından duyduğumda boğuktu, burada çıplaktı, konuşurken sesimi yükseltmem gerekiyordu. Ayaklarımın altında zeminin titrediğini hissediyordum. Durup baktım, gözle görülür bir titreme değildi, ama ayakkabımın tabanından dizime çıkıyordu.
Ve burası küçük bir yer değildi.
Ben bir bodrum sanıyordum. İndiğimiz koridor ilerledi, ilerledi, bitmedi. Sağlı sollu kapılar vardı, kapıların üstünde kazınmış numaralar. Bir yerde koridor ikiye ayrıldı, yaşlı adam durdu, iki tarafa da baktı, soldakini seçti. Yürüdük, bir koridor daha çıktı. Aşağısı yukarıdaki çarşıdan küçük değildi, belki daha büyüktü, sadece üstü kapalıydı.
Yirmi beş yıldır kimsenin girmediği yer diye düşünmüştüm. Öyle görünmüyordu.
Duvarda çiviye asılı bir palto vardı. Yerde bir kova, içinde su. Bir köşede boş konserve kutuları, üst üste, düzgün dizilmiş. Bir yerde ip gerilmişti, üstünde çamaşır vardı. Islaktı, demek yeni asılmıştı.
İlk açtıkları odada ranzalar vardı. İki sıra, üst üste iki kat, yirmi kadar yatak. Çoğu yapılmıştı. Bir tanesinin ucunda katlanmış bir hırka duruyordu. Bir başkasının başucunda yarım bardak su.
Orada durdum.
Yaşlı adam ilerlememi işaret etti. Ben makineyi kaldırdım ve o odayı çektim.
Flaş patladı. Bir anlığına oda bembeyaz oldu; battaniyeler, hırka, bardak, hepsi.
İki adımda yanımda bitti.
A: Ne yapıyorsun sen?
N: Çekiyorum.
A: Listede yok bu.
N: Biliyorum.
Bana baktı. Kızmadı. Sadece baktı, başını salladı, ilerledi. Bunu da bir yere yazdım kafamda, adam beni durdurmadı.
Önce o gülüşü duydum. Betonun arkasından duyduğum gülüş, aradaki beton olmadan. Sonra bir kapı açıldı, sonra bir tane daha, sonra koridorun ilerisi doldu.
Kaç kişi olduklarını saymaya çalıştım, sayamadım. Sonradan yaşlı adama sordum, otuz beş dedi, belki kırk. O gece bana bin göründüler.
Ellerinde ne varsa onunla geliyorlardı. Demir çubuk, boru, tahta. Birkaçında balta vardı, bir tanesinde pala. Birinin elinde uzun saplı bir jeneratör anahtarı vardı, ağır bir şey, iki eliyle tutuyordu.
Ve koştular.
Hiçbiri durmadı. Hiçbiri saklanmadı, hiçbiri geri bakmadı. Öndeki düştü, arkasındaki üstünden atladı, o da düştü, arkasındaki ikisinin üstünden atladı. Bağırıyorlardı ama bağırdıklarında kelime yoktu, sadece ses vardı.
Altı kişi dağıldı.
İkisi öne çıktı, koridoru daralttı, omuz omuza durdular. Kalanı yanlara sarktı. Yaşlı adam bir kere "dar tut" dedi, bir kere de "sola". Başka konuşmadılar.
O koridorda kırk kişi, altı kişiyi geçemedi.
Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kalabalık bir duvara çarpar gibi çarptı. Öndeki iki adam palalarını kısa kullanıyordu, geniş savurmuyorlardı, çünkü yer dardı. Yandakiler boşluk kollayıp giriyor, çıkıyordu. Hepsi ayaklarını sürüyerek hareket ediyordu, hiçbiri koşmuyordu. Karşı taraf koşuyordu, onlar yürüyordu, ve fark buydu işte.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bana çok uzun geldi, sonradan düşününce kısa sürmüş olmalı.
Ben duvara yaslandım, aslında duvara doğru yığıldım ve korktum. Bıçağıma davranamadım. Makineyi de kaldıramadım. Sadece durdum, baktım.
Bittiğinde koridorda ayakta olan altı kişiydi. Biri kolundan yaralanmıştı, kendi kendine sardı, ses çıkarmadı.
Jeneratör aynı sesle çalışıyordu. O ses hiç değişmedi, ne başlarken ne biterken.
A: Çek, dedi. Silahları görünsün.
Çektim. Üç kare. Listede yazdığı gibi.
İkinci karede, vizörden bakarken, birinin yüzü kadraja girdi. Gözleri açıktı, yukarı bakıyordu. Elindeki o jeneratör anahtarıydı. O adam koridora bir makine anahtarıyla koşmuştu.
Vizörden bakarken bir şey fark ettim, iki gündür beni rahat bırakmıyor. Adama doğrudan baktığımda içim gidiyordu. Vizörden baktığımda gitmiyordu. Arada cam vardı, kadraj vardı, yapılacak bir iş vardı, ve o iş bakmayı kolaylaştırıyordu.
O kolaylık hoşuma gitmedi.
Bir koridor boyunca, sırayla. Kapıların üstünde numaralar vardı, dördüncüsünden başladılar, ben saydım.
Dördüncü oda boştu. Yerde saman vardı, duvarda bir battaniye asılıydı, kimse yoktu.
Beşinci odada altı yedi kişi vardı, hepsi yaşlı, duvar diplerine oturmuş. Kapı açılınca hiçbiri bakmadı. Bir tanesi öne arkaya sallanıyordu, düzenli, saat gibi. Yaşlı adam içeri girmedi bile, kapıyı çekti.
Altıncı odada kalabalık vardı. Otuz kişi belki. Yere oturmuşlar, bazıları uzanmış. Havada ağır bir koku vardı, hastalık kokusu. İçlerinden ikisi yerde yatıyordu ve nefesleri duyuluyordu, ta kapıdan.
Yedinci odada tek bir adam vardı. Köşede oturmuş, aynı kelimeyi söylüyordu, durmadan, aynı tonda. Betonun arkasından duyduğum adam oydu. Yüzünü gördüm. Sakalı göğsüne inmişti. Söylediği kelime bir isimdi. Bir kadın ismi.
Sekizinci odanın kapısı dışarıdan sürgülüydü. Onu kendileri sürmemişti, biz gelmeden sürgülüymüş. Açtılar. İçeride dört kişi vardı ve dördü de bize doğru geldi, ellerinde bir şey yoktu, sadece geldiler. Yaşlı adam kapıyı hızla kapattı, sürgüyü tekrar sürdü.
N: Bunlar niye kilitli?
A: Kendileri kilitlemiş, dedi. Bunlar ısırıyordur. Kendi adamlarını da ısırıyordur.
Dokuzuncu oda.
Kırk kişi, elli kişi, bilmiyorum. Duvar diplerine oturmuşlardı. Çoğu kadındı. Aralarında çocuklar vardı; üç dört tanesi yürüyor yaşta, ikisi kucakta, bir tanesi kundakta.
Bunu yazarken elim duruyor. Çocuklar vardı.
Kundaktakini tutan kadın ayağa kalktı. Bana baktı. Gözleri delinin gözü değildi, bilerek bakıyordu.
K: Bu burada doğdu, dedi.
Ben bir şey diyemedim.
K: Duyuyor musun? Burada doğdu. Yukarıda değil. Burada.
Doğru mu söylüyordu bilmiyorum. Aklı yerinde miydi bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum, o kadar sakin söyledi ki, yalan söyleyen biri o kadar sakin söylemez.
Odadan kimse kalkmadı. Kimse saldırmadı. Bir tek o kadın ayaktaydı.
Yaşlı adam kapıda durdu, içeriyi baştan aşağı süzdü, sonra kapıyı çekti.
A: Burada işimiz yok.
N: Ne olacak bunlar?
Bana döndü. İlk defa yüzünü tam gördüm. Yorgun bir adamdı.
A: Bize sorulmaz, dedi.
N: Ama...
A: Evlat. Bize sorulmaz.
Bunu kaba söylemedi. Neredeyse yumuşak söyledi. Kabalık olsa daha iyiydi, kabalığa kızardım. Yumuşaklığa kızamadım.
Kapıyı kapattı. Sürgüsünü de sürdü. Dışarıdan.
Sonra ötekilere döndü, koridorun ilerisini gösterdi.
A: Buraları bitti, dedi. Jeneratör aşağıda. Asıl iş orada.
Yani gördüğüm her şey, o dokuz oda, o kalabalık, o çocuklar, sadece giriş kısmıymış. Sığınak aşağı doğru devam ediyordu.
Birincisinde oda vardı, insanlar vardı, duvar dipleri vardı. İkincisinde kundak vardı.
Flaş patladığında hiçbiri irkilmedi. Işığa alışıklardı herhalde. Yalnız kundaktaki ağladı, bir kere, sonra sustu.
Bu iki kare listede yok.
Neden çektiğimi kendime sordum, hâlâ soruyorum. Kurtarmak için değil, kurtaramam. Kanıt olsun diye desem, kimin için kanıt? Belki sadece şunun için, o kapı kapandıktan sonra, o odanın var olduğunu bilen tek şey benim elimdeki kutu kaldı.
Katlanmış, yıpranmış, kenarları yumuşamış bir kâğıttı. Açılıp açılıp katlanmaktan bezleşmişti. Üstünde el yazısı vardı.
Okuyacak vaktim olmadı. Eğildim, olduğu yerde fotoğrafını çektim, sonra koştum, çünkü geride kalırsam beni beklemezlerdi.
Ne yazdığını bilmiyorum. Öğrenmemin tek yolu o filmin banyo edilmesi. Banyo edecek olan da ben değilim.
Elimde iki yüz on altı kare vardı. Kırk kadarını harcadım. Dördü listede yok.
Bir katlanmış hırka.
Bir oda dolusu insan.
Bir kundak.
Bir ölünün cebinden düşmüş kâğıt.
Bunları ben çektim. Bunlara bakacak olan ben değilim. Ve bakan kim olursa olsun o dört kareyi ne yapacağını biliyorum, çünkü Agop en başta söylemişti, fotoğraf ne olduğunu değil, çerçeveye ne aldığını gösterir.
O dört kare çerçevenin dışında kalacak.
Kadın "bu burada doğdu" dedi. Ben "duydum" bile diyemedim. Ağzımı açmadım. Sadece düğmeye bastım.
Ve bu daha giriş kısmıymış. Asıl aşağısı duruyor.
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 7
24 Ocak 1999
İkinci Sezon
Bölüm 7

· · ·
İki gece önce indik. Ancak bugün yazabiliyorum. İki gündür elim kâğıda gitmiyordu.Benim yolumdan indik.
Bildikleri iki kapıyı kullanmadılar. Asansör kapısını da, Zahir'in odasındaki acil çıkışı da bıraktılar, çünkü ikisini de aşağıdakiler biliyordu. Bilmedikleri tek yol, eski taş yollardaki o sürgülü kapaktı. Yani benim bulduğum yol.
Bunu iki gündür düşünüyorum. O kapağı bulmasaydım oraya girilemezdi. Belki iki gün daha konuşulurdu, belki pazarlık edilirdi, belki başka bir şey olurdu. Ben bulduğum için girildi.
· · ·
Gece yarısını geçe toplandık. Altı kişi ve ben.Onlar hakkında şunu sanıyordum, konuşmazlar, işaretle anlaşırlar, adları yoktur. Yarısı doğru çıktı. Konuşuyorlardı. Az konuşuyorlardı ama insan gibi konuşuyorlardı, ve bu beni her şeyden çok şaşırttı.
En yaşlıları, kırk beşlik falan, hazırlanırken ötekilere döndü.
A: Sıcak orası, dedi. Ceketleri çıkarın. Aşağıda ter içinde kalırsınız, sonra dönüşte üşütürsünüz. Ben iki sene önce üşüttüm, hâlâ geçmedi.
Ceketlerini çıkardılar. Altlarında palaları vardı, kayışa asılı, ucu aşağı. İkisinde balta vardı, kısa saplı. En gencinde bir de kama, çizmesinin içinde.
O genç bana döndü, benden büyük değildi.
A: Sen çıkarma, dedi. Sen benim gibi ince değilsin, üşürsün.
Sonra güldü. Ötekiler gülmedi ama biri burnundan soludu, o kadar.
Yaşlı adam yanıma geldi, çantamın kapağını kapattı. Açık kalmış, ben görmemişim.
A: Aşağıda düşersen bu açılır, dedi. Makine dağılır, sen de kalırsın orta yerde. Kapalı tut.
N: Sağ olun.
A: Bir de arkamdan yürü. Yanımdan değil, arkamdan.
N: Neden?
A: Çünkü yanımda durursan palayı savuramam, dedi. Kolumun geçeceği yerde durma. İş kızıştığında ben bakmam, savururum.
Bu adamlar canavar değildi. Bunu yazmak tuhaf geliyor ama yazmam lazım, çünkü ben canavar bekliyordum. Onlar ise işini bilen, birbirini kollayan, üşümekten şikâyet eden adamlardı. Cibali'de Latif'i alanlar da bunlardı.
· · ·
İnerken arkamdaki adam bir taşta tökezledi, ağzından bir laf kaçtı.Ne dediği önemli değil, nasıl dediği önemli. Kelimenin sonunu yuttu, "r"yi düşürdü. Ben o söyleyişi bilirim. Balat'ta, bizim sokakta herkes öyle konuşurdu. Latif de öyle konuşurdu.
Dönüp baktım, karanlıktı, yüzünü seçemedim. Bir şey sormadım.
Ama o andan sonra kafamda bir şey oturdu, bir daha da kalkmadı. Bu adamlar gökten inmemişti. Bir yerlerden geliyorlardı. Belki benim sokağımdan, belki bir yanındakinden. Aç büyümüşler, ekmek çalmışlar, sonra önlerine bir kapı çıkmış, girmişler. Latif de bir kapıdan girmişti. Ben de girmiştim. Hepimiz bir kapıdan girmişiz, kapılar farklıymış sadece.
· · ·
Betona geldik. Sıcak duvar aynı yerdeydi.Sürgüyü ben açtım. Kimse söylemedi, kendim yaptım. Yağlıydı, ses çıkarmadı. İçeriden yüzüme ılık bir hava vurdu; makine yağı kokuyordu, sıcak metal kokuyordu, bir de insan kokuyordu. Kalabalık insan.
Aşağı indik.
· · ·
İçerisini karanlık sanıyordum. Aydınlıktı.Tavandaki sarı lambalar yanıyordu, on adımda bir. Duvarların boyası dökülmüştü, altından beton görünüyordu. Koridor geniş sayılırdı, iki kişi yan yana yürüyebiliyorduk.
Uğultu artık kulağımın içindeydi. Betonun arkasından duyduğumda boğuktu, burada çıplaktı, konuşurken sesimi yükseltmem gerekiyordu. Ayaklarımın altında zeminin titrediğini hissediyordum. Durup baktım, gözle görülür bir titreme değildi, ama ayakkabımın tabanından dizime çıkıyordu.
Ve burası küçük bir yer değildi.
Ben bir bodrum sanıyordum. İndiğimiz koridor ilerledi, ilerledi, bitmedi. Sağlı sollu kapılar vardı, kapıların üstünde kazınmış numaralar. Bir yerde koridor ikiye ayrıldı, yaşlı adam durdu, iki tarafa da baktı, soldakini seçti. Yürüdük, bir koridor daha çıktı. Aşağısı yukarıdaki çarşıdan küçük değildi, belki daha büyüktü, sadece üstü kapalıydı.
Yirmi beş yıldır kimsenin girmediği yer diye düşünmüştüm. Öyle görünmüyordu.
Duvarda çiviye asılı bir palto vardı. Yerde bir kova, içinde su. Bir köşede boş konserve kutuları, üst üste, düzgün dizilmiş. Bir yerde ip gerilmişti, üstünde çamaşır vardı. Islaktı, demek yeni asılmıştı.
İlk açtıkları odada ranzalar vardı. İki sıra, üst üste iki kat, yirmi kadar yatak. Çoğu yapılmıştı. Bir tanesinin ucunda katlanmış bir hırka duruyordu. Bir başkasının başucunda yarım bardak su.
Orada durdum.
Yaşlı adam ilerlememi işaret etti. Ben makineyi kaldırdım ve o odayı çektim.
Flaş patladı. Bir anlığına oda bembeyaz oldu; battaniyeler, hırka, bardak, hepsi.
İki adımda yanımda bitti.
A: Ne yapıyorsun sen?
N: Çekiyorum.
A: Listede yok bu.
N: Biliyorum.
Bana baktı. Kızmadı. Sadece baktı, başını salladı, ilerledi. Bunu da bir yere yazdım kafamda, adam beni durdurmadı.
· · ·
Sonra kalabalık geldi.Önce o gülüşü duydum. Betonun arkasından duyduğum gülüş, aradaki beton olmadan. Sonra bir kapı açıldı, sonra bir tane daha, sonra koridorun ilerisi doldu.
Kaç kişi olduklarını saymaya çalıştım, sayamadım. Sonradan yaşlı adama sordum, otuz beş dedi, belki kırk. O gece bana bin göründüler.
Ellerinde ne varsa onunla geliyorlardı. Demir çubuk, boru, tahta. Birkaçında balta vardı, bir tanesinde pala. Birinin elinde uzun saplı bir jeneratör anahtarı vardı, ağır bir şey, iki eliyle tutuyordu.
Ve koştular.
Hiçbiri durmadı. Hiçbiri saklanmadı, hiçbiri geri bakmadı. Öndeki düştü, arkasındaki üstünden atladı, o da düştü, arkasındaki ikisinin üstünden atladı. Bağırıyorlardı ama bağırdıklarında kelime yoktu, sadece ses vardı.
Altı kişi dağıldı.
İkisi öne çıktı, koridoru daralttı, omuz omuza durdular. Kalanı yanlara sarktı. Yaşlı adam bir kere "dar tut" dedi, bir kere de "sola". Başka konuşmadılar.
O koridorda kırk kişi, altı kişiyi geçemedi.
Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kalabalık bir duvara çarpar gibi çarptı. Öndeki iki adam palalarını kısa kullanıyordu, geniş savurmuyorlardı, çünkü yer dardı. Yandakiler boşluk kollayıp giriyor, çıkıyordu. Hepsi ayaklarını sürüyerek hareket ediyordu, hiçbiri koşmuyordu. Karşı taraf koşuyordu, onlar yürüyordu, ve fark buydu işte.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bana çok uzun geldi, sonradan düşününce kısa sürmüş olmalı.
Ben duvara yaslandım, aslında duvara doğru yığıldım ve korktum. Bıçağıma davranamadım. Makineyi de kaldıramadım. Sadece durdum, baktım.
Bittiğinde koridorda ayakta olan altı kişiydi. Biri kolundan yaralanmıştı, kendi kendine sardı, ses çıkarmadı.
Jeneratör aynı sesle çalışıyordu. O ses hiç değişmedi, ne başlarken ne biterken.
· · ·
Yaşlı adam bana döndü, yere baktı, sonra bana baktı.A: Çek, dedi. Silahları görünsün.
Çektim. Üç kare. Listede yazdığı gibi.
İkinci karede, vizörden bakarken, birinin yüzü kadraja girdi. Gözleri açıktı, yukarı bakıyordu. Elindeki o jeneratör anahtarıydı. O adam koridora bir makine anahtarıyla koşmuştu.
Vizörden bakarken bir şey fark ettim, iki gündür beni rahat bırakmıyor. Adama doğrudan baktığımda içim gidiyordu. Vizörden baktığımda gitmiyordu. Arada cam vardı, kadraj vardı, yapılacak bir iş vardı, ve o iş bakmayı kolaylaştırıyordu.
O kolaylık hoşuma gitmedi.
· · ·
Sonra odaları açmaya başladılar.Bir koridor boyunca, sırayla. Kapıların üstünde numaralar vardı, dördüncüsünden başladılar, ben saydım.
Dördüncü oda boştu. Yerde saman vardı, duvarda bir battaniye asılıydı, kimse yoktu.
Beşinci odada altı yedi kişi vardı, hepsi yaşlı, duvar diplerine oturmuş. Kapı açılınca hiçbiri bakmadı. Bir tanesi öne arkaya sallanıyordu, düzenli, saat gibi. Yaşlı adam içeri girmedi bile, kapıyı çekti.
Altıncı odada kalabalık vardı. Otuz kişi belki. Yere oturmuşlar, bazıları uzanmış. Havada ağır bir koku vardı, hastalık kokusu. İçlerinden ikisi yerde yatıyordu ve nefesleri duyuluyordu, ta kapıdan.
Yedinci odada tek bir adam vardı. Köşede oturmuş, aynı kelimeyi söylüyordu, durmadan, aynı tonda. Betonun arkasından duyduğum adam oydu. Yüzünü gördüm. Sakalı göğsüne inmişti. Söylediği kelime bir isimdi. Bir kadın ismi.
Sekizinci odanın kapısı dışarıdan sürgülüydü. Onu kendileri sürmemişti, biz gelmeden sürgülüymüş. Açtılar. İçeride dört kişi vardı ve dördü de bize doğru geldi, ellerinde bir şey yoktu, sadece geldiler. Yaşlı adam kapıyı hızla kapattı, sürgüyü tekrar sürdü.
N: Bunlar niye kilitli?
A: Kendileri kilitlemiş, dedi. Bunlar ısırıyordur. Kendi adamlarını da ısırıyordur.
Dokuzuncu oda.
· · ·
Dokuzuncu odada kadınlar ve çocuklar vardı.Kırk kişi, elli kişi, bilmiyorum. Duvar diplerine oturmuşlardı. Çoğu kadındı. Aralarında çocuklar vardı; üç dört tanesi yürüyor yaşta, ikisi kucakta, bir tanesi kundakta.
Bunu yazarken elim duruyor. Çocuklar vardı.
Kundaktakini tutan kadın ayağa kalktı. Bana baktı. Gözleri delinin gözü değildi, bilerek bakıyordu.
K: Bu burada doğdu, dedi.
Ben bir şey diyemedim.
K: Duyuyor musun? Burada doğdu. Yukarıda değil. Burada.
Doğru mu söylüyordu bilmiyorum. Aklı yerinde miydi bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum, o kadar sakin söyledi ki, yalan söyleyen biri o kadar sakin söylemez.
Odadan kimse kalkmadı. Kimse saldırmadı. Bir tek o kadın ayaktaydı.
Yaşlı adam kapıda durdu, içeriyi baştan aşağı süzdü, sonra kapıyı çekti.
A: Burada işimiz yok.
N: Ne olacak bunlar?
Bana döndü. İlk defa yüzünü tam gördüm. Yorgun bir adamdı.
A: Bize sorulmaz, dedi.
N: Ama...
A: Evlat. Bize sorulmaz.
Bunu kaba söylemedi. Neredeyse yumuşak söyledi. Kabalık olsa daha iyiydi, kabalığa kızardım. Yumuşaklığa kızamadım.
Kapıyı kapattı. Sürgüsünü de sürdü. Dışarıdan.
Sonra ötekilere döndü, koridorun ilerisini gösterdi.
A: Buraları bitti, dedi. Jeneratör aşağıda. Asıl iş orada.
Yani gördüğüm her şey, o dokuz oda, o kalabalık, o çocuklar, sadece giriş kısmıymış. Sığınak aşağı doğru devam ediyordu.
· · ·
Ben o kapı kapanmadan önce iki kare çektim.Birincisinde oda vardı, insanlar vardı, duvar dipleri vardı. İkincisinde kundak vardı.
Flaş patladığında hiçbiri irkilmedi. Işığa alışıklardı herhalde. Yalnız kundaktaki ağladı, bir kere, sonra sustu.
Bu iki kare listede yok.
Neden çektiğimi kendime sordum, hâlâ soruyorum. Kurtarmak için değil, kurtaramam. Kanıt olsun diye desem, kimin için kanıt? Belki sadece şunun için, o kapı kapandıktan sonra, o odanın var olduğunu bilen tek şey benim elimdeki kutu kaldı.
· · ·
Çıkarken yerdeki ölülerden birinin cebinden bir kâğıt düşmüştü. Timden biri üstünü ararken çıkarmış, bakmış, yere bırakmış.Katlanmış, yıpranmış, kenarları yumuşamış bir kâğıttı. Açılıp açılıp katlanmaktan bezleşmişti. Üstünde el yazısı vardı.
Okuyacak vaktim olmadı. Eğildim, olduğu yerde fotoğrafını çektim, sonra koştum, çünkü geride kalırsam beni beklemezlerdi.
Ne yazdığını bilmiyorum. Öğrenmemin tek yolu o filmin banyo edilmesi. Banyo edecek olan da ben değilim.
· · ·
Şimdi odamdayım. İki gün oldu, hâlâ uyuyamıyorum.Elimde iki yüz on altı kare vardı. Kırk kadarını harcadım. Dördü listede yok.
Bir katlanmış hırka.
Bir oda dolusu insan.
Bir kundak.
Bir ölünün cebinden düşmüş kâğıt.
Bunları ben çektim. Bunlara bakacak olan ben değilim. Ve bakan kim olursa olsun o dört kareyi ne yapacağını biliyorum, çünkü Agop en başta söylemişti, fotoğraf ne olduğunu değil, çerçeveye ne aldığını gösterir.
O dört kare çerçevenin dışında kalacak.
Kadın "bu burada doğdu" dedi. Ben "duydum" bile diyemedim. Ağzımı açmadım. Sadece düğmeye bastım.
Ve bu daha giriş kısmıymış. Asıl aşağısı duruyor.
- SikayetVar
- Antrepo Bekçisi

- Mesajlar: 783
- Kayıt: 30 Ağu 2012 00:47
- Sunucu: Eminönü
- Klan: Arzın Çocukları
- Lonca: Raiders of Anatolia
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Sevgili günlük,
Dokuzuncu odanın kapısını sürgüleyip aşağı doğru yürüdük.
Sığınak aşağı iniyordu. Koridorun sonunda bir merdiven vardı, geniş, betonarme, tırabzanı sökülmüş. İndik. Bir kat daha. Hava değişti. Yukarısı ılıktı, burası sıcaktı, gerçekten sıcaktı; alnımdan ter aktı, sırtım yapış yapış oldu. Yaşlı adamın ceket lafı doğruydu.
Uğultu da değişti. Yukarıda bir ses gibiydi, burada bir basınç gibiydi. Kulağımın içinde değil, göğsümün içinde duyuyordum. Konuşmak için birbirimize yaklaşmamız gerekiyordu.
Duvarda oklar vardı, boyayla çizilmiş, solmuş. Bir tanesinin altında JENERATÖR yazıyordu, harfleri kalıpla basılmış, düzgün. Onu takip ettik.
Bu kapı ötekiler gibi değildi. Boyalıydı, hem de yeni boyanmış gibi duruyordu. Üstünde numara yoktu. Altından ışık sızıyordu, sarı değil, başka bir sarı, daha sıcak. Ve içeriden ses geliyordu. Müzik değil ama müziğe benzer bir şey, hafif, tekdüze bir uğuldama.
Yaşlı adam ötekilere baktı, ikisi kapının iki yanına geçti, o kapıyı açtı.
İçeride bir kadın vardı.
Yerde bir minder yığını, üstünde battaniyeler, düzgün serilmiş. Duvara bir ayna dayanmış, kenarı kırık. Bir sandık, açık, içinde giysiler. Bir masa, masanın üstünde bir tarak, bir bardak, bir de kâse. Odanın havası ötekiler gibi kokmuyordu.
Kadın minderlerin üstünde yarı uzanmış oturuyordu ve kapı açıldığında hiç irkilmedi. Bize baktı. Altı silahlı adam ve elinde kutu tutan bir çocuk. Gülümsedi.
K: Geldiniz demek, dedi. Ben iki gündür bekliyorum.
A: Adın.
L: Lamia.
A: Kaç kişisiniz?
L: Bilmem. Sayan olmadı.
A: Jeneratör dairesinde kaç kişi var?
L: Bilmem, dedi. Ben aşağı inmiyorum artık. Eskiden inerdim.
Yaşlı adam bir adım daha yaklaştı. Kadın kıpırdamadı. Korkmuyordu, ya da korkusunu yıllar önce harcamış biri gibiydi.
L: Motorin'i siz mi hallettiniz? Yukarıdaki koridorda.
A: Kim?
L: Kapıdaki iri olan. Ona Motorin derdik. Nöbetinin sekizde sekizinde uyurdu. Uyanık olduğu bir saate denk gelmişsiniz demek, yoksa hiç uğraşmazdınız.
Bunu söylerken güldü. Kısa, sert bir gülüştü, neşe yoktu içinde.
L: Yazık oldu ona. Kötü çocuk değildi. Sadece aptaldı.
Kadın başını kaldırdı ve ilk defa yüzünde gerçek bir şey oldu. Memnun oldu.
L: Ahaa, dedi. İşte beklediğim soru geldi. Ama yanlış kişiye geldi.
A: Sana geldi.
L: Bana gelmesin. Ben size hattı çizemem, ben elektrikten anlamam, ben sadece burada oturuyorum. Bu soruyu Kenan'a soracaksınız.
Odada bir sessizlik oldu. Yaşlı adam ötekilere baktı, biri başını salladı.
A: Kenan nerede?
L: Aşağıda. Nerede olacak, makinelerin yanında. Oradan çıkmıyor artık.
A: Kaç adamı var?
L: İşte onu küçümseme, dedi. Kalabalık. Sen o koridorda kaç kişi kestin, kırk mı? Bir o kadar daha var aşağıda. Ve onlar bunlar gibi değil, onlar Kenan için ölür. Ölmeyi de iş sanıyorlar.
O ana kadar bana bakmamıştı, sadece varlığımı görmüştü. Şimdi doğrudan bana baktı ve gözlerini kısarak süzdü, tepeden aşağı.
L: Sen ne iş yapıyorsun burada güzelim?
Cevap veremedim.
L: Elinde ne var o?
N: Makine.
L: Ne makinesi?
N: Fotoğraf.
Doğruldu. Gerçekten doğruldu, dirseğine yaslandı, ilgilendi. Bütün bu konuşmada ilk defa bir şeye ilgilendi.
L: Fotoğraf ha. Demek resim çekiyorsun. Ne çekiyorsun?
N: Söylediklerini.
L: Kim söylüyor?
Bunu sorarken yaşlı adama bakmadı, bana baktı. Cevap vermedim, veremedim.
L: Anladım, dedi. Sen çeken adamsın, onlar da söyleyen. Sende hiçbir şey yok yani, sadece elin var.
Bunu kötü niyetle söylemedi bile. Bir şeyi tespit etti, geçti.
Kalktı. Aynanın önüne gitti, saçını iki eliyle geriye topladı, yüzünü sildi, hırkasının önünü düzeltti. Sonra döndü, duvara yaslandı, kollarını yanına indirdi, dümdüz durdu ve bana baktı.
L: Çek, dedi.
Ben ne yapacağımı bilemedim, yaşlı adama baktım. O da ilk defa şaşırmış gibi durdu.
L: Ne bakıyorsun ona? Çek işte. Ben istiyorum.
N: Neden?
L: Çünkü buradan çıkmayacağım, dedi. Ben biliyorum, sen de biliyorsun, o da biliyor. Bu iş bittiğinde burada kimse kalmayacak. Yukarıda da kimse "burada kim vardı" diye sormayacak. Ben burada oturdum, güzeldim, adım vardı. Onun bir yerde durması lazım. Sende dursun.
Çektim.
Bir kare. Flaş patladı. Işıkta bir an dümdüz durdu, gözünü kırpmadı bile, hazırlanmış bir kadın gibi durdu. Sonra yeniden minderlerin üstüne oturdu, hırkasını topladı, sanki bir iş bitmişti.
Listede yoktu.
L: Kaçırdı, dedi. Çoktan kaçırdı. Ben ona söylemiştim, "yakında hem elektriği hem de keçileri kaçırdığını fark edecekler" dedim. Güldü. Şimdi gülmüyor. Aşağıda o makinelerin arasında oturuyor, beynine elektrik vuruyor, gece gündüz orada. Bana bakmıyor, kimseye bakmıyor. Beni dinlemez artık.
Bir susma oldu, sonra ekledi, sesi değişmeden.
L: Onu öldürürseniz benim için makbule geçer.
Bunu bir kadın kendi adamı için söyledi. Öyle bir söyledi ki, bir çay ısmarlıyor gibiydi.
Kadın bir an sustu. Sonra bana baktı, yaşlı adama değil, bana. Ve gülümsedi.
L: Kapı kendi kendine açılmadı, dedi.
A: Kim açtı?
L: Buranın sahibi açtı.
A: Kim?
L: Burada kimin sahibi var? Yirmi senedir aşağıda oturan adam. Sizin adamınız.
Yaşlı adam hiçbir şey demedi. Ötekilerden biri hafifçe yerini değiştirdi, o kadar.
L: Bakın öyle bakmayın, dedi kadın. Ben yalan söylüyorum belki. Ben size kızgınım, size kızgın bir kadın ne söylerse söyler. Ama bir şey söyleyeyim, sonra düşünün, biz bu betonu kazıp gelmedik buraya. Kapıdan girdik. Kapıdan girmek için kapı gerekir, kapı için de anahtar.
Sonra arkasına yaslandı ve bir daha hiçbir şey söylemedi. Ne sordularsa cevap vermedi. Yüzünü duvara çevirdi.
Merdivene doğru yürürken yaşlı adam yanıma geldi.
A: Az önce duyduğunu duymadın, dedi.
N: Hangisini?
A: Hangisi olduğunu biliyorsun.
Cevap vermedim. Yürüdük.
A: O kadın bize kızgın, dedi sonra, kimse sormadan. Kendi adamını sattı, kendi adamının ölmesini istedi. Böyle bir kadının ağzından çıkan her şeye inanacaksan, bu işte yanlış yerdesin.
Bunu bana açıklama yapmak için söylemedi. Kendine söyledi, ben duydum.
O gece, listede olmayan beş kare çektim.
Bir katlanmış hırka.
Bir oda dolusu insan.
Bir kundak.
Bir ölünün cebinden düşmüş kâğıt.
Bir de duvara yaslanıp "çek" diyen bir kadın.
Hiçbiri bende değil. Çıkarken filmleri teslim ettim, altı makaranın hepsini, saydılar, aldılar. Yani ne çektiğimi biliyorum ama neye baktığımı bilmiyorum. Bir insanın kendi gördüğü şeyi başkasının elinden bekleyeceğini hiç düşünmemiştim.
Bir de kafamda bir cümle var, onu çekemedim, çekilecek bir şey değildi, kapıdan girmek için kapı gerekir, kapı için de anahtar.
Bunu bana kimseye iyilik etmek istemeyen bir kadın söyledi. Doğru olmak zorunda değil. Ama bir kere duydum işte, kulağımdan çıkmıyor.
Yoruldum. Gerisini yarın yazarım.
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 8
25 Ocak 1999
İkinci Sezon
Bölüm 8

· · ·
Dün yazdıklarım o gecenin yarısıydı. Devamını yazacak halim yoktu. Bugün yazıyorum.Dokuzuncu odanın kapısını sürgüleyip aşağı doğru yürüdük.
Sığınak aşağı iniyordu. Koridorun sonunda bir merdiven vardı, geniş, betonarme, tırabzanı sökülmüş. İndik. Bir kat daha. Hava değişti. Yukarısı ılıktı, burası sıcaktı, gerçekten sıcaktı; alnımdan ter aktı, sırtım yapış yapış oldu. Yaşlı adamın ceket lafı doğruydu.
Uğultu da değişti. Yukarıda bir ses gibiydi, burada bir basınç gibiydi. Kulağımın içinde değil, göğsümün içinde duyuyordum. Konuşmak için birbirimize yaklaşmamız gerekiyordu.
Duvarda oklar vardı, boyayla çizilmiş, solmuş. Bir tanesinin altında JENERATÖR yazıyordu, harfleri kalıpla basılmış, düzgün. Onu takip ettik.
· · ·
Bir kapının önünde durdular.Bu kapı ötekiler gibi değildi. Boyalıydı, hem de yeni boyanmış gibi duruyordu. Üstünde numara yoktu. Altından ışık sızıyordu, sarı değil, başka bir sarı, daha sıcak. Ve içeriden ses geliyordu. Müzik değil ama müziğe benzer bir şey, hafif, tekdüze bir uğuldama.
Yaşlı adam ötekilere baktı, ikisi kapının iki yanına geçti, o kapıyı açtı.
İçeride bir kadın vardı.
Yerde bir minder yığını, üstünde battaniyeler, düzgün serilmiş. Duvara bir ayna dayanmış, kenarı kırık. Bir sandık, açık, içinde giysiler. Bir masa, masanın üstünde bir tarak, bir bardak, bir de kâse. Odanın havası ötekiler gibi kokmuyordu.
Kadın minderlerin üstünde yarı uzanmış oturuyordu ve kapı açıldığında hiç irkilmedi. Bize baktı. Altı silahlı adam ve elinde kutu tutan bir çocuk. Gülümsedi.
K: Geldiniz demek, dedi. Ben iki gündür bekliyorum.
· · ·
Yaşlı adam içeri girdi, ötekiler kapıda kaldı. Ben de kapıda kaldım.A: Adın.
L: Lamia.
A: Kaç kişisiniz?
L: Bilmem. Sayan olmadı.
A: Jeneratör dairesinde kaç kişi var?
L: Bilmem, dedi. Ben aşağı inmiyorum artık. Eskiden inerdim.
Yaşlı adam bir adım daha yaklaştı. Kadın kıpırdamadı. Korkmuyordu, ya da korkusunu yıllar önce harcamış biri gibiydi.
L: Motorin'i siz mi hallettiniz? Yukarıdaki koridorda.
A: Kim?
L: Kapıdaki iri olan. Ona Motorin derdik. Nöbetinin sekizde sekizinde uyurdu. Uyanık olduğu bir saate denk gelmişsiniz demek, yoksa hiç uğraşmazdınız.
Bunu söylerken güldü. Kısa, sert bir gülüştü, neşe yoktu içinde.
L: Yazık oldu ona. Kötü çocuk değildi. Sadece aptaldı.
· · ·
A: Elektriği kim çekiyor? Hatları kim bağladı?Kadın başını kaldırdı ve ilk defa yüzünde gerçek bir şey oldu. Memnun oldu.
L: Ahaa, dedi. İşte beklediğim soru geldi. Ama yanlış kişiye geldi.
A: Sana geldi.
L: Bana gelmesin. Ben size hattı çizemem, ben elektrikten anlamam, ben sadece burada oturuyorum. Bu soruyu Kenan'a soracaksınız.
Odada bir sessizlik oldu. Yaşlı adam ötekilere baktı, biri başını salladı.
A: Kenan nerede?
L: Aşağıda. Nerede olacak, makinelerin yanında. Oradan çıkmıyor artık.
A: Kaç adamı var?
L: İşte onu küçümseme, dedi. Kalabalık. Sen o koridorda kaç kişi kestin, kırk mı? Bir o kadar daha var aşağıda. Ve onlar bunlar gibi değil, onlar Kenan için ölür. Ölmeyi de iş sanıyorlar.
· · ·
Sonra bana döndü.O ana kadar bana bakmamıştı, sadece varlığımı görmüştü. Şimdi doğrudan bana baktı ve gözlerini kısarak süzdü, tepeden aşağı.
L: Sen ne iş yapıyorsun burada güzelim?
Cevap veremedim.
L: Elinde ne var o?
N: Makine.
L: Ne makinesi?
N: Fotoğraf.
Doğruldu. Gerçekten doğruldu, dirseğine yaslandı, ilgilendi. Bütün bu konuşmada ilk defa bir şeye ilgilendi.
L: Fotoğraf ha. Demek resim çekiyorsun. Ne çekiyorsun?
N: Söylediklerini.
L: Kim söylüyor?
Bunu sorarken yaşlı adama bakmadı, bana baktı. Cevap vermedim, veremedim.
L: Anladım, dedi. Sen çeken adamsın, onlar da söyleyen. Sende hiçbir şey yok yani, sadece elin var.
Bunu kötü niyetle söylemedi bile. Bir şeyi tespit etti, geçti.
· · ·
Sonra beklemediğim bir şey yaptı.Kalktı. Aynanın önüne gitti, saçını iki eliyle geriye topladı, yüzünü sildi, hırkasının önünü düzeltti. Sonra döndü, duvara yaslandı, kollarını yanına indirdi, dümdüz durdu ve bana baktı.
L: Çek, dedi.
Ben ne yapacağımı bilemedim, yaşlı adama baktım. O da ilk defa şaşırmış gibi durdu.
L: Ne bakıyorsun ona? Çek işte. Ben istiyorum.
N: Neden?
L: Çünkü buradan çıkmayacağım, dedi. Ben biliyorum, sen de biliyorsun, o da biliyor. Bu iş bittiğinde burada kimse kalmayacak. Yukarıda da kimse "burada kim vardı" diye sormayacak. Ben burada oturdum, güzeldim, adım vardı. Onun bir yerde durması lazım. Sende dursun.
Çektim.
Bir kare. Flaş patladı. Işıkta bir an dümdüz durdu, gözünü kırpmadı bile, hazırlanmış bir kadın gibi durdu. Sonra yeniden minderlerin üstüne oturdu, hırkasını topladı, sanki bir iş bitmişti.
Listede yoktu.
· · ·
A: Kenan aklını mı kaçırmış?L: Kaçırdı, dedi. Çoktan kaçırdı. Ben ona söylemiştim, "yakında hem elektriği hem de keçileri kaçırdığını fark edecekler" dedim. Güldü. Şimdi gülmüyor. Aşağıda o makinelerin arasında oturuyor, beynine elektrik vuruyor, gece gündüz orada. Bana bakmıyor, kimseye bakmıyor. Beni dinlemez artık.
Bir susma oldu, sonra ekledi, sesi değişmeden.
L: Onu öldürürseniz benim için makbule geçer.
Bunu bir kadın kendi adamı için söyledi. Öyle bir söyledi ki, bir çay ısmarlıyor gibiydi.
· · ·
A: Sizi buraya kim indirdi? İçeriden yardım eden oldu mu?Kadın bir an sustu. Sonra bana baktı, yaşlı adama değil, bana. Ve gülümsedi.
L: Kapı kendi kendine açılmadı, dedi.
A: Kim açtı?
L: Buranın sahibi açtı.
A: Kim?
L: Burada kimin sahibi var? Yirmi senedir aşağıda oturan adam. Sizin adamınız.
Yaşlı adam hiçbir şey demedi. Ötekilerden biri hafifçe yerini değiştirdi, o kadar.
L: Bakın öyle bakmayın, dedi kadın. Ben yalan söylüyorum belki. Ben size kızgınım, size kızgın bir kadın ne söylerse söyler. Ama bir şey söyleyeyim, sonra düşünün, biz bu betonu kazıp gelmedik buraya. Kapıdan girdik. Kapıdan girmek için kapı gerekir, kapı için de anahtar.
Sonra arkasına yaslandı ve bir daha hiçbir şey söylemedi. Ne sordularsa cevap vermedi. Yüzünü duvara çevirdi.
· · ·
Çıktık. Kapıyı kapattılar. Sürgü yoktu o kapıda, o yüzden bir adam kaldı dışarıda, bekledi.Merdivene doğru yürürken yaşlı adam yanıma geldi.
A: Az önce duyduğunu duymadın, dedi.
N: Hangisini?
A: Hangisi olduğunu biliyorsun.
Cevap vermedim. Yürüdük.
A: O kadın bize kızgın, dedi sonra, kimse sormadan. Kendi adamını sattı, kendi adamının ölmesini istedi. Böyle bir kadının ağzından çıkan her şeye inanacaksan, bu işte yanlış yerdesin.
Bunu bana açıklama yapmak için söylemedi. Kendine söyledi, ben duydum.
· · ·
Şimdi bunu yazarken saat kaç bilmiyorum. Odamda tek bir mum var, o da bitiyor.O gece, listede olmayan beş kare çektim.
Bir katlanmış hırka.
Bir oda dolusu insan.
Bir kundak.
Bir ölünün cebinden düşmüş kâğıt.
Bir de duvara yaslanıp "çek" diyen bir kadın.
Hiçbiri bende değil. Çıkarken filmleri teslim ettim, altı makaranın hepsini, saydılar, aldılar. Yani ne çektiğimi biliyorum ama neye baktığımı bilmiyorum. Bir insanın kendi gördüğü şeyi başkasının elinden bekleyeceğini hiç düşünmemiştim.
Bir de kafamda bir cümle var, onu çekemedim, çekilecek bir şey değildi, kapıdan girmek için kapı gerekir, kapı için de anahtar.
Bunu bana kimseye iyilik etmek istemeyen bir kadın söyledi. Doğru olmak zorunda değil. Ama bir kere duydum işte, kulağımdan çıkmıyor.
Yoruldum. Gerisini yarın yazarım.


