Kimse beni oraya yollamamıştı. Bir kâğıt aramaya indim, eski bir kayıt, sıradan bir şey, kendime öyle dedim. Ama elim raflarda gezerken aradığım sıradan bir şey değildi. Geçen kışa ait ne varsa, ölüm kayıtları, kayıp ihbarları, ne bulursam. Adamın bir izi olmalıydı bir yerde. Bu kentte bir insan ölüyor da hiç mi kâğıdı olmuyor.
Loştu içerisi. Tek bir lamba, o da titrek. Raflar tavana kadar, üstleri tozlu. Sayfa çevirdikçe toz havalanıyordu.
Aradığını bulamazsın.
Sesi arkamdan geldi. Sıçramadım, ama içim sıçradı. Döndüm. Karanlıkta, rafların arasında bir adam oturuyordu, bir sandalyede, sanki orada saatlerdir oturuyormuş gibi. Yüzünü tam seçemedim. İnce, uzun bir adam. Önünde bir masa, masada kâğıtlar, bir de hokka.
A: Çünkü o kayıt burada değil, dedi. Buraya giren her kayıt, birinin girmesini istediği kayıttır. Gerisi başka yerde durur.
N: Ne kaydı, dedim. Ben sadece eski bir evrak...
A: Geçen kış, balıkhane arkası, dedi.
Durdum. Elimdeki sayfayı bıraktım. Adam kıpırdamadı, sadece beni izledi. Gözleri loşlukta bile parlıyordu, ya da bana öyle geldi.
A: Korkma, dedi. Soran çok olur, bulan olmaz. Sen de bulamayacaksın. Ama sorman, başka bir şey. Soran adam iz bırakır. Sen iki aydır iz bırakıyorsun, farkında bile değilsin.
N: Sen kimsin, dedim.
Güldü. Kısa, sessiz bir gülüş.
A: Bana Mürekkep derler.
N: Asıl adın ne?
M: Asıl adım çoktan silindi. Burada herkesin asıl adı bir yerde silinir, oğlum. Sen de yenisin, seninki de daha mürekkebi kurumadan yazıldı. Belki bir gün silinir, belki silinmez. Bana kalırsa sen silinmeye yakın duranlardansın. O yüzden konuşuyorum seninle.
Ne diyeceğimi bilemedim. Adam masadaki kâğıtlardan birini eline aldı, ışığa tuttu, baktı, sonra geri koydu. Sanki benimle değil de kâğıtla konuşuyordu.
M: O gördüğün adamı merak ediyorsun, dedi. Kim olduğunu, ne yaptığını, niye öldürüldüğünü. Yanlış soru bunlar. Bu kentte adam niye öldürülür, bilmiyor musun. Çünkü birine lazım olmuştur ölmesi. Doğru soru şu: kime lazımdı.
N: Sen biliyor musun, dedim.
Bana baktı. Uzun uzun baktı. O an dost mu düşman mı, beni mi koruyordu yoksa bir yere mi çekiyordu, hiçbirini anlayamadım. Hâlâ da emin değilim.
M: Bilmek tehlikeli, dedi sonunda. Sormak ondan da tehlikeli. Ama en tehlikelisi, öğrenip de bir şey yapmamak. Sen hangisini göze alabilirsin, henüz bilmiyorsun. Git şimdi. Ben buradayım. Aramaya devam edersen, beni yine bulursun. Ya da ben seni.
Çıktım. Merdiveni çıkarken arkama bakmadım, ama ışığın hâlâ yandığını, adamın hâlâ orada oturduğunu biliyordum. O gece de uyumadım. Ama bu sefer adamın yüzü değildi aklımda. Bir cümle vardı. "Kime lazımdı." Demek mesele öldürülen değildi. Mesele, onu kimin istediğiydi. Ben yanlış şeyi merak ediyormuşum demek, ta baştan.
Bir hafta olmuştu arşivdeki adamı göreli. O bir haftada bir şey yapmadım, yemin ederim. Dar yola bile gitmedim. İçimdeki o iki taş duruyordu ama üstüne gitmedim, korkudan değil, Mürekkep'in lafı yüzünden. "Soran adam iz bırakır." Bırakmayayım dedim. Sustum, işime baktım, uslu durdum. Ama bu kentte uslu durmak da bir işe yaramıyormuş, çünkü iş işten çoktan geçmiş oluyor.
Avlu yine serindi. Agâh Bey yine gölgedeydi, yine kıpırdamıyordu. Karşısına geçtim, bekledim. Uzun süre konuşmadı. Sadece oturdu, o görmeyen gözleriyle omzumun yanındaki boşluğa baktı. İnsan kör bir adamın susmasından bu kadar rahatsız olur muymuş? bilmezdim.
A: Nazım, dedi sonunda. Düzen demekti, değil mi?
N: Evet.
A: İşine alışabildin mi?
N: Alıştım, dedim. İyi.
A: Güzel. Çarşıyı da öğrenmişsin diyorlar. Sokakları, geçitleri. Çabuk öğreniyormuşsun.
Bir şey demedim. Çünkü bu bir iltifat değildi. İltifat gibi söylenmişti ama değildi. Bir adamın çarşının geçitlerini ne kadar iyi öğrendiğini birinin fark etmiş, üstüne not düşmüş, Agâh Bey'e iletmiş olması lazım ki Agâh Bey bunu bana söyleyebilsin. Demek üstümde göz vardı. Demek baştan beri vardı.
A: Bak evlat, dedi. Sesi değişmedi, hep o ölçülü tokluk. Bu müessese tarafsızdır. Bilir misin tarafsızlık ne demek?
N: Taraf tutmamak, dedim.
A: Hayır, dedi. O dışarıdan görüneni. Tarafsızlık, bakmamayı bilmektir. Bir şeyi görmemeyi seçebilmektir. Ben mesela hiçbir şey görmem. Bunu bir kayıp sanırlar. Değil. Bu kentte en rahat uyuyan adam benim, çünkü gördüğüm hiçbir şey yok ki uykumu kaçırsın.
Durdu. Sonra başını hafifçe bana çevirdi. Görmüyordu ama tam yüzüme doğru çevirdi, ilk defa.
A: Sen de öğreneceksin bunu, dedi. Bazı şeyler görülür ama görülmemiş sayılır. Bir genç, mesela, bir akşam yanlış bir sokaktan geçer, bir şey görür. Akıllı olan ne yapar? Görmemiş sayar. Görmemiş sayarsa, o da görülmemiş olur. İkisi birden silinir gider. Kimsenin canı yanmaz. Anlatabiliyor muyum?
Kanım dondu. Çünkü hiçbir yerde balıkhane dememişti, dar yol dememişti, o akşam dememişti. Hiçbir şey söylememişti aslında. Ama her şeyi söylemişti. Kör bir adam, görmediği bir şeyi bana öyle bir tarif etti ki, o an anladım: bu kentte körlük bir şey görmemek değil. Körlük, gördüğünü göstermemek.
N: Anlatabiliyorsunuz, dedim. Sesim çıktı mı? emin değilim.
A: Güzel, dedi. Yine o yarım gülümseme, yüzünün üst yarısına çıkmayan. Git işine bak Nazım. Düzen ara. Bu kentin düzene ihtiyacı var, senin gibi gençlere ihtiyacı var. Yeter ki doğru şeylere bak. Yanlış şeylere bakanlar... onlara da iş çıkar tabii. Ama o başka iştir. Onu sen istemezsin.
Çıktım avludan. Bacaklarım kendi kendine yürüdü, ben yürütmedim. Dışarı çıkınca çarşının uğultusu çarptı yüzüme, o gürültü hiç bu kadar iyi gelmemişti, çünkü o gürültünün içinde insan kayboluyordu, görünmez oluyordu. Bir an orada, kalabalığın ortasında durdum ve düşündüm: demek geç kalmışım. Daha hiçbir şey öğrenmeden, daha adamın adını bile bulamadan, ben çoktan "yanlış şeylere bakanlar" listesine girmişim.
Ve şunu da düşündüm, istemeden: Agâh Bey bunları kendiliğinden mi söyledi, yoksa biri mi söyletti? Çünkü o ölçülü adam, o hiç boşa konuşmayan adam, bana bir uyarı vermek için fazla zahmete girmişti. Uyarı veren korkutmak ister. Korkutmak isteyen ise, hâlâ işine yarayabileceğini düşündüğün adamdır. Öldürmek istediğini korkutmazsın. Demek beni henüz silmek istemiyorlardı. Demek bir işe yarayabilirdim daha. Bunu bir rahatlama sandım o an. Sonra anladım, rahatlatıcı bir şey değilmiş. En tehlikelisi oymuş aslında. İşine yaradığın sürece yaşıyorsun bu kentte. Yaramaz olduğun gün...
Daha doğrusu korktum da, korku beni durduracağına ittiği yere itti. İnsan tuhaf bir hayvan. Bir kapıyı çalma diyorlar, o kapıyı çalmadan edemiyorsun. Hele bir de o kapıyı çalma diyen adam, kör bir adam, sana hiç görmediği bir şeyi tarif edebiliyorsa, o kapının ardında ne var diye merak etmemek mümkün mü? Agâh Bey beni korkutarak susturmak istedi, ama yanlış adamı seçti. Çünkü ben zaten kaybedecek bir şeyi olmayan biriydim. Korkuttuğun adamın yitirecek bir şeyi olmalı ki korku işe yarasın. Bende o yoktu.
O yüzden Mürekkep'i aramaya başladım.
Kolay olmadı. Arşive birkaç kez indim, boştu. Sandalye duruyordu, masa duruyordu, hokka duruyordu, adam yoktu. Bir keresinde masadaki kâğıtlara baktım, hepsi boştu, tek satır yazı yoktu üstlerinde. Adam koca bir adamı kâğıtlarla mı konuşturuyordu, yoksa o kâğıtlar bir gösteriden mi ibaretti, anlamadım. Sordum etrafta, dikkatli dikkatli, doğrudan değil. Arşivde biri var mı, yaşlı bir adam, ince uzun. Çoğu yüzüme boş baktı. Bir tanesi, eski bir nefer, sesini alçalttı.
A:Mürekkep mi? dedi. Sen onu arama. O seni arar, bulması gerekirse.
N:Kim o, dedim.
A:Eskiden kâtipmiş, dedi. Listeleri o yazarmış. Kimin kalacağını, kimin... neyse. Sonra bir şey olmuş, bir şey görmüş ya da yazmaması gereken bir şey yazmış, bilen yok. Kenara atmışlar. Ama atamamışlar tam, çünkü kafasında çok şey var. Öldürseler konuşur, konuştursalar tehlikeli. O yüzden öyle bırakmışlar, arada. Ne içeride ne dışarıda. Senin gibi.
Benim gibi dedi. O lafı da topladım. Demek ben de aradaydım. Ne tam içeride ne tam dışarıda. Daha bir buçuk ayık nefer olmuşum, çoktan o aralığa düşmüşüm.
O gece Mürekkep beni buldu. Tıpkı dediği gibi.
· · ·
Koğuşta herkes uyurken bir el omzuma dokundu. Uyanıktım zaten, son günlerde pek uyumuyordum. Karanlıkta yüzünü göremedim ama o olduğunu bildim, o kâğıt ve toz kokusundan.
M: Çağırdılar mı seni, diye fısıldadı.
N: Çağırdılar, dedim.
M: Kör adam mı?
N: O.
Sessiz kaldı bir an. Sonra, neredeyse memnun bir şekilde;
M: Demek ciddiye almışlar. İyi. Kötü değil bu. Adam çağırdıysa, demek henüz kullanışlısın. Tehlikeli olan çağırmadan halletmeleridir. Onu bir sabah uyanamayarak öğrenirsin.
N: Niye yardım ediyorsun bana, dedim. Ya da ediyor musun? Bilmiyorum sen dost musun, yoksa beni bir yere mi sürüyorsun?
Karanlıkta güldü. O kısa, sessiz gülüş yine.
M: Akıllısın, dedim ya. İkisini de bilmiyorsun, çünkü ikisi de doğru olabilir. Sana bir şey öğreteyim mi? Bu kentte dost diye bir şey yok. Çıkar var, kullanışlılık var, ortak düşman var. Ben sana yardım ediyorum çünkü senin sorduğun soru, benim de cevabını istediğim soru. Sen genç bir neferin merakısın, kimse seni ciddiye almaz, her yere girer çıkarsın. Ben ise işaretli bir adamım, iki adım atsam birileri sayar. Yani sen benim ayağımsın. Ben de senin aklın. Bu bir dostluk değil. Ama dostluktan daha sağlam. Çünkü dostluk biter, çıkar bitmez.
Doğru söylüyordu, biliyordum, ama yine de içime bir şey oturdu. İnsan kullanıldığını bile bile, en azından bir işe yaradığını duymak istiyor galiba. Yalnızlık bu kadar kötü bir şey demek.
N: Peki, dedim. O zaman söyle. Kime lazımdı o adamın ölmesi?
M: Daha oraya gelmedik, dedi. Önce sen bana bir şey getireceksin. Kör adamın yanına yine çağrılacaksın, eninde sonunda. Çağrıldığında, odasında bir defter var, kapağı yıpranmış, sırtı kırmızı. Onu açıp bakmanı istemiyorum, dokunmanı bile. Sadece duruyor mu? orada mı? onu söyle bana. Bu kadar.
N: Niye? Ne var o defterde?
M: Sorma alışkanlığın iyi, dedi. Ama her soru her zaman sorulmaz. O defterde ne olduğunu sana söylersem, sen de o listeye, benim adımın yanına yazılırsın. Şimdilik temizsin. Temiz kal biraz daha. Bana sadece duruyor mu? Onu söyle.
Gitti. Nasıl geldiyse öyle, sessiz. Sabaha kadar gözümü kapamadım. Çünkü artık bir işin içindeydim, ve bu işi ben seçmemiştim, ya da seçtim mi, onu bile bilmiyordum. Tek bildiğim, sırtı kırmızı bir defter vardı bir yerlerde, ve ben artık onu görmeden edemeyecektim. Tıpkı dar yol gibi. Tıpkı o adam gibi. Bana "bakma" denen her şeye bakmak, benim hastalığım galiba. Bu kentte de bu hastalığın bir tek sonu var. Onu da herkes biliyor. Ben de biliyorum. Yine de bakacağım.
Bir defter yüzünden adam kaç gece uyumaz, bilmezdim. Öğrendim.
Mürekkep'in tarifi aklımdan çıkmıyordu. Kör adamın odasında, kırmızı sırtlı bir defter, yıllardır orada, kimse dokunmaya cesaret edemez. Sadece yerinde mi duruyor, onu öğren demişti. Ama ben Mürekkep'i artık tam dinlemiyordum. O "bak ama dokunma" diyordu, ben dokunacağımı biliyordum. O "yerinde mi" diye soruyordu, ben açıp okuyacağımı biliyordum. Çünkü bir şeyin sadece yerinde olup olmadığını merak eden adam, zaten o şeyin içinde ne olduğunu merak eden adamdır. Arasındaki tek fark cesaret.
Agâh Bey'in odasına gündüz girmek imkânsızdı. Hep biri olurdu etrafta, hep bir göz. Ama gece başkaydı. Teşkilat geceleri seyrelirdi, nöbetçiler kapıda dururdu, içerisi tenha kalırdı. Birkaç gece kolladım. Agâh Bey akşamları odasından çıkar, avlunun öbür ucundaki bir odaya geçerdi, orada kalırdı sabaha kadar. Odası boş kalırdı. Boş ama kilitli.
Kilit benim için sorun değildi. Çeteci mahallesinde büyümüş bir çocuk için kilit hiç sorun olmaz. Eskiden, çok eskiden, başka bir hayatta, kilit açmak benim ekmek paramdı. O hayatı geride bıraktığımı sanıyordum. Meğer bu kent insana hiçbir şeyi geride bıraktırmıyormuş, en kötü huyun bile bir gün işine yarıyor.
Üçüncü gecede girdim.
· · ·
İçerisi zifiri karanlıktı. Mum yakmaya korktum, ışık kapının altından sızar diye. Karanlıkta el yordamıyla ilerledim. Oda sadeydi, bir kör için döşenmişti, fazla eşya yoktu, o yüzden aramak da kolaydı. Rafları yokladım, rahleyi yokladım, sandığı yokladım. Eli titreye titreye, kulağı kapıda, her tıkırtıda donarak.
Defteri rahlenin alt gözünde buldum. Sırtı kırmızıydı, parmaklarımla anladım, kumaşı yıpranmıştı, köşeleri dökülmüştü. Mürekkep "yerinde mi" demişti. Yerindeydi. İşim bitmişti aslında. Çıkıp gidebilirdim, Mürekkep'e "duruyor" der, temiz kalırdım. Bir an durdum. Sonra defteri açtım. Çünkü ben hiçbir zaman temiz kalan taraf olmadım.
Pencereden gelen soluk ay ışığına tuttum sayfaları. İsimler. Yüzlerce isim. Yanlarında tarihler, bazılarının yanında çarpı. Bir muhasebe defteri gibi soğuk, düzenli. Demek ölüm bu kentte böyle bir şeydi, bir satır, bir tarih, bir işaret. İçim ürperdi ama şaşırmadım. Beklediğim bir şeydi bu. Asıl beklemediğim, birkaç sayfa sonra geldi.
Geçen kışın sayfasına geldiğimde, orada birkaç isim vardı. Hangisi benim gördüğüm adamdı, bilemezdim, tanımıyordum ki onu. Ama bir satır gözüme battı, çünkü yanında çarpı yoktu. Çarpı yerine bir soru işareti vardı.
İsme baktım.
Nazım.
Benim adım. Yanında bir tarih, bu yılın sonu. Ve bir soru işareti.
Ay ışığı titredi, yoksa elim mi titredi, bilmiyorum. Bir daha baktım, yanlış okudum sandım. Ama hayır, orada duruyordu. Yüzlerce ölünün arasında, henüz çarpısı atılmamış bir isim olarak ben. O dar yolda öldürülen adamı aramaya gelmiştim. Onu bulamadım. Kendimi buldum.
O an çok şey anladım, ama hepsinden önce şunu: ben bu defteri kendi merakımla açtığımı sanıyordum. Değilmiş. Mürekkep beni buraya yıllar önce yazılmış bir tuzağa sürmüştü, ya da Mürekkep'i de birisi sürmüştü, kim bilir. Birisi benim adımı bu deftere yazmış, ve birisi bir gün benim bunu okumamı istemişti. Çünkü bir adamı en çok, "öleceksin" diyerek korkutamazsın. "Ne zaman öleceğine biz karar vereceğiz, sen otur bekle" diyerek korkutursun. Çarpı bir sondur. Soru işareti bir tasmadır.
Defteri kapattım, yerine koydum, tam bulduğum gibi. Dışarı süzüldüm, kapıyı kilitledim, koğuşa döndüm. Kimse uyanmadı, kimse görmedi. Ama içeri giren adamla çıkan adam aynı değildi. İçeri bir şey öğrenmeye giren bir çocuk girmişti. Dışarı, adı bir ölüm defterinde yazılı bir adam çıktı.
Sabaha kadar yattım, gözüm tavanda. Madem adım zaten orada, madem zaten o listedeyim, o zaman kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı demektir. En başta da söylemiştim, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikeli adamdır. İlk defa o tehlikeli adamın ben olabileceğimi düşündüm. Sıra bana gelmeden, o soru işaretini kimin koyduğunu bulacaktım. Ve bulduğumda, onun da yanına bir şey koyacaktım.
O soru işaretini kimin koyduğunu bulmak, sandığımdan zordu. Çünkü bu kentte bir şeyi kimin yaptığını sormak, kendi mezarını kimin kazacağını sormak gibi bir şey. Soruyorsun, cevap gelmiyor, ama soru bir yerlere not düşülüyor. Yine de durmadım. Artık durmak diye bir şey yoktu benim için. Adı bir ölüm defterinde yazılı adamın kaybedecek günü mü olur.
Defterden bir iki isim aklımda kalmıştı, çarpısı taze olanlardan. Onların izini sürdüm. Nerede oturmuşlar, kim tanımış, nasıl gitmişler. Sora sora bir mahalleye düştüm, Balat'a doğru, eski bir sokağa. Defterdeki bir kadının evi oradaymış, geçen yıl gitmiş, çarpısı atılmış. Evine baktım, kapısı kilitliydi, perdeleri çekiliydi. Tam dönecektim ki bir ses, arkamdan, alçak ve sakin.
K: Aradığını o evde bulamazsın.
Döndüm. Bir kadın. Otuz yaşlarında, belki biraz fazla. Sade giyinmiş, dikkat çekmeyecek kadar sade, ama duruşunda dikkat çekmemeye çalışan birinin o fazla dikkatli hali vardı. Ellerini görmüyordum, şalının altındaydı. Bu kentte birinin ellerini göremiyorsan, tedbirli olacaksın.
N: Yanlış kapı çaldım galiba, dedim. Çıkmaya yeltendim.
K: Üç gündür yanlış kapılar çalıyorsun, dedi. Balıkhane, sonra arşiv, sonra geceleri kör adamın odasının çevresinde dolanman, şimdi de burası. Çok kapı çalan adam, eninde sonunda açılmaması gereken bir kapıyı çalar. Sen kimsin?
Durdum. Üç gündür beni saymıştı demek. Adımlarımı, durakladığım yerleri, gece kör adamın odasının çevresinde dolandığımı bile biliyordu. Demek Teşkilat'ın gözünden başka gözler de vardı üstümde, ben hiç fark etmemiştim. Bir avın, kendini avlayan tek şeyin aslan olduğunu sanması gibi. Halbuki çalılıkta başka şeyler de varmış.
N: Sen kimsin, dedim. Sen söyle önce.
Gülmedi. Mürekkep gülerdi hiç değilse, bu kadın gülmedi. Yüzü taş gibiydi.
K: Ben mi? Ben senin korkman gereken şeyim. Yeni bir köpek daha yolladılar diye düşünüyordum seni izlerken. Teşkilat ara sıra yapar bunu, bir genç bulur, saf, kimsesiz, eline bir koku verir, salar. Köpek koşar, koştuğu yerde ne var ne yok ortaya çıkar, sonra köpeği de geri çağırır ya da gömerler. Sen de onlardansın sandım.
N: Sandın mı? Demek artık sanmıyorsun.
K: Sanmıyorum, dedi. Çünkü köpek kendi adını aramaz. Köpek, kendi adının o defterde olduğunu bilmez. Sen biliyorsun. Bu da seni köpek değil, başka bir şey yapıyor. Daha tehlikeli bir şey. Hem onlar için, hem benim için, hem de kendin için.
Kanım dondu. Çünkü defteri kimseye söylememiştim. Mürekkep o defterin varlığını biliyordu ama içinde benim adım olduğunu bilmiyordu, ona daha söylememiştim. O odaya tek başıma girdim, tek başıma açtım, kimse görmedi. Bu kadın nasıl biliyordu? Kim söylemişti? Yoksa o defteri o kadar iyi tanıyordu ki, içindeki her ismi ezbere mi biliyordu?
N: Sen o defteri biliyorsun, dedim. Yavaşça. İçindeki isimleri biliyorsun. Çünkü bir zamanlar sen de o tarafdaydın. Sen Teşkilat'tansın.
İlk defa bir şey kıpırdadı yüzünde. Öfke değil, daha eski bir şey. Yorgunluk belki.
K: İdim, dedi. Çok önce. O deftere ben de isim yazdım, utanmadan söylüyorum, çünkü yalan söyleyecek halim kalmadı. Sonra bir gün kendi yazdığım bir ismin, hak etmediğini öğrendim. Bir tek isim. Ama bir tek isim bazen bütün binayı çökertmeye yeter. O gün bıraktım. Bıraktım deyince kolay sanma, bu işten insan emekli olmaz, kaçar. Ben kaçtım. O günden beri kaçıyorum, ve kaçarken de geride bıraktığım o defterin peşindeyim. Çünkü o defterde benim de adım var artık. Tıpkı senin gibi. Bırakan herkesin adı yazılır oraya, yanına da bir soru işareti konur.
Soru işareti dedi. Tam o kelimeyi kullandı. Demek o da görmüştü kendi adını, o da benim gibi bir tasmayla yaşıyordu. İki tasmalı köpek, bir Balat sokağında, birbirine bakıyorduk. Ne dost ne düşman. Sadece aynı zincire bağlı iki ayrı yaratık.
N: Adın ne, dedim.
K: İsimler tehlikelidir, dedi. Ama madem ikimiz de aynı deftere yazılmışız, bir ismin ne zararı olur. Bana Mualla derler. Asıl adım da bu, takma değil. Çünkü ben senin gibi saklanmayı sonradan öğrenenlerden değilim. Ben bu işin içinde doğdum.
Gitmek için döndü. Sonra durdu, omzunun üstünden, son bir şey söyledi.
M: Sana bir akıl vereyim, bedava. O soru işaretini kimin koyduğunu arıyorsun ya. Bulma. Çünkü o soruyu kimin koyduğunu bulduğun gün, cevabını da bulursun. Ve o cevap, çoğu zaman, en yakınındaki adam çıkar.
Gitti. Ben Balat sokağında, kilitli bir kapının önünde, tek başıma kaldım. En yakınımdaki adam. Aklıma ilk gelen Mürekkep oldu. Sonra Agâh. Sonra, istemeden, bir an için, kendi kendime sordum: ya en yakınımdaki adam bensem? Ya bu defteri bana açtıran, beni bu yola süren, hep "öğrenmem lazım" diyip duran şey, benim kendi merakımsa? O zaman soru işaretini koyan da, bir bakıma, ben olmuyor muydum?
O gece de uyumadım. Artık uyumak diye bir şey kalmamıştı zaten hayatımda.
O gece odaya bir daha girdim. İlk seferinde kendi adımı bulmak için değil, ikincisinde de bilmiyordum ne aradığımı. Belki bir şey değişmiş midir diye baktım. Belki adımın yanındaki soru işareti çarpıya dönmüştür, belki silinmiştir, belki hepsi bir kâbustu da defter diye bir şey yoktu. Vardı. Aynı yerde, aynı soğuklukta duruyordu.
Bu sefer kendi adıma bakmadım. Sayfaları geriye çevirdim, eski tarihlere, meraktan, ya da merak değil de bir tür hastalıktan. Kimler var bu defterde, kaç kişi, ne zamandan beri. Çevirdim, çevirdim. Ve bir sayfada durdum.
Latif.
Adı orada yazıyordu. Latif. Yanında bir tarih yoktu, çarpı yoktu, soru işareti bile yoktu. Sadece adı. Daha yeni yazılmış gibi, mürekkebi taze. Beklemeye alınmış bir isim. Sıraya konmuş ama daha numarası çağrılmamış.
Latif'i on yıldır görmemiştim. Ama o adı görünce, on yıl bir anda silindi, ve kendimi yeniden o eski sokaklarda buldum.
· · ·
Latif'le çocukken tanıştık. İkimiz de Balat'ın arka sokaklarındandık, ikimizin de babası yoktu, ikimiz de aç büyüdük. O benden bir yaş büyüktü ama sanki on yaş büyükmüş gibi davranırdı, çünkü beni korurdu. İlk hırsızlığı o öğretti bana. İlk kilidi onunla açtım. Bir fırının arka penceresinden girip ekmek çaldığımız geceyi hatırlıyorum, ikimiz de o kadar açtık ki çaldığımız ekmeği oracıkta, daha kaçmadan yedik, sonra gülmekten yerlere yattık. Aptal çocuklardık. Aç ama mutluyduk, çünkü daha kimseye zarar vermemiştik. O zamanlar hırsızlık bir oyundu, karın doyurmaktı, kimsenin canı yanmıyordu.
Sonra büyüdük, oyun bitti.
Zincir'e girdik. O mahallenin çeteci takımına. Önce ufak işler, sonra büyük işler, sonra kan. Latif benden hızlı yükseldi, çünkü o benden cesurdu, ya da benden çaresizdi, ikisi aynı şey bazen. Ben hep yarım kaldım o işlerde, hep bir yerde durdum, elim titredi. Latif durmadı. Onun eli hiç titremedi. Ama tuhaftır, kalbi de hiç katılaşmadı. En kanlı işten çıkar, gelir, sokaktaki bir kediyi beslerdi. Nasıl oluyordu bilmiyorum. İçinde iki adam vardı sanki, biri öldüren, biri kediyi besleyen, ve ikisi hiç karşılaşmıyordu.
Ben o hayattan kaçtım. Bir gece, bir iş kötü gitti, biri öldü, benim yüzümden değildi ama oradaydım, ve o gece anladım ki bu yola devam edersem ben de Latif gibi içinde iki adam taşıyan biri olacağım, ve belki benim o iki adamım Latif'inki gibi barış içinde yaşamayacak, beni paramparça edecek. Kaçtım. Mahalleyi, Zincir'i, Latif'i, hepsini bıraktım. Yıllarca ortalıkta görünmedim, sonra da gidip Teşkilat'a yazıldım. Temizlenmeye geldim sanki, halbuki en kirli yere gelmişim, daha bilmiyordum.
Latif'i bir daha hiç görmedim. Ölmüş müdür? Yaşıyor mudur? bilmezdim. Şimdi biliyordum. Yaşıyordu. Ve adı, benim adımın birkaç sayfa ötesinde, aynı defterde, beklemedeydi.
· · ·
Defteri kapattım, yerine koydum, çıktım. Ama o gece, ne uyudum ne de başka bir şey düşünebildim. Çünkü basit bir şey değildi bu, ve ben basit olmayan şeylerle baş etmeyi hiç öğrenememiştim.
Latif'in adı oradaydı. Çarpısız. Demek henüz bir şey yapmamışlardı, ama yapacaklardı. Beklemeye almışlardı onu, tıpkı beni aldıkları gibi. Ve ben, sırf o defteri okuduğum için, onun sırada olduğunu biliyordum. Bilmek bir yük. Bilmek bazen bir borç.
İki yol vardı önümde, ikisi de kötüydü.
Ya Latif'i bulur, uyarırdım. Kaç, derdim, adın defterde, sıra sana geliyor. Ama bunu yaparsam, kendi boynumu uzatmış olurdum. Çünkü o defteri okuduğumu, içindekileri bildiğimi açık etmiş olurdum, ve bu kentte bir şeyi bildiğini belli etmek, o şeyin yanına gömülmek demekti. Latif'i uyarmak, kendi soru işaretimi çarpıya çevirmekti.
Ya da susardım. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar, kendi derdime bakar, Latif'i kaderine bırakırdım. On yıldır görmediğim bir adam. Bana ne, diyebilirdim. Herkes kendi başının çaresine baksın, diyebilirdim. Ama o ekmeği beraber çaldığımız gece, o gülmekten yerlere yattığımız an, aklımdan çıkmıyordu. Hangimiz hangimize, bilmiyordum. Ama bir borç vardı ortada, on yıl geçse de durmuş, beklemişti, tıpkı defterdeki o isim gibi.
Sabaha karşı bir şey fark ettim, ve bu beni kendimden tiksindirdi. Bir an, çok kısa bir an, "keşke adının yanında çarpı olsaydı" diye geçirdim içimden. Çünkü çarpılı olsaydı, ölmüş olsaydı, benim yapacak bir şeyim kalmazdı. Seçim de olmazdı. Borç da olmazdı. Yas tutar, geçerdim. Beni asıl sıkıştıran, onun hâlâ yaşıyor olmasıydı. Çünkü yaşayan biri için bir şey yapabilirsin, ve yapabileceğin bir şey varken yapmamak, insanın kendine ödeyeceği en ağır borçtur.
Latif yaşıyordu. Ve ben, on yıl sonra ilk defa, onun hayatının bir ucundan tekrar tutuyordum. İstemeden. Sırf bakmamam gereken bir deftere baktığım için.
Bir ay üç gün hiçbir şey yapmadım. Yapamadım demek daha doğru.
O defterde Latif'in adını gördüğüm günden beri, her sabah kalktığımda kendime "bugün giderim, bugün bulurum onu" dedim, her akşam yatağa "yarın" diye girdim. Korkaklık mıydı? tedbir miydi? ayıramadım. İkisi çoğu zaman aynı yüze takılan iki ayrı maske. Görevlerimi yaptım, kimseyle konuşmadım, defteri bir daha açmadım. Açmaya korktum. Çünkü bir kez daha açsam, belki Latif'in adının yanında artık bir çarpı görürdüm, ve o zaman geç kalmış olurdum, ve geç kalmanın yükünü kaldıracak gücüm yoktu.
Sonunda, dayanamadım. Balat'a indim.
On yıl olmuştu o sokakları görmeyeli. Hiç değişmemişti, ya da ben öyle sandım, çünkü insan bir yeri hatırasındaki haliyle görür, gerçek halini değil. Aynı dar yokuşlar, aynı dökük evler, aynı kedi kokusu. Çocukken koştuğum sokaklarda şimdi yabancı bir adam gibi yürüdüm. Beni kimse tanımadı. Ben de kimseyi tanımadım. On yıl bir mahalleyi değiştirmez ama içindeki herkesi değiştirir.
Latif'i nereden bulacağımı bilmiyordum. Eski evine gittim, başkası oturuyordu. Eski takıldığımız kahveye gittim, kahve hâlâ oradaydı ama yüzler yabancıydı. Bir köşeye oturdum, çay söyledim, kulak kabarttım. Bir şey duyarım diye. Ve duydum.
· · ·
İki adam konuşuyordu yan masada. Alçak sesle, ama Balat'ın o dar kahvesinde her ses duyulur. Biri ötekine bir borçtan bahsediyordu, ödeyemediği bir borçtan, ve sesinde bir korku vardı, gerçek bir korku.
Latif'in adamları geldi yine, dedi. Bu hafta da veremezsem, ne olur biliyorsun.
Latif. Adı geçince çayım boğazımda kaldı.
Konuşsana onunla, dedi öteki. Eskiden insaflı adamdı derler.
Eskiden, dedi ilki. Eskiden. O Latif öleli çok oldu. Şimdiki Latif'in gözünün içine bakamazsın. Geçen ay Kör Sabri'nin meselesini duydun mu? Borcunu üç gün geç ödedi diye... Neyse. Anlatmak istemiyorum. Sen sor, herkes biliyor. Latif artık af bilmiyor. İnsaf bilen adam bu işi bu kadar büyütemezdi zaten. Büyüten adam, insafı en başta bırakandır.
Sustular. Ben de sustum, çayıma baktım, ama içim allak bullaktı. Çünkü konuştukları adam, o korkuyla, o ürpertiyle andıkları isim, sokaktaki kediyi besleyen, beni koruyan Latif'ti. Aynı isim. Ama anlattıkları adam, hiç tanımadığım biriydi.
Kalktım, kahveden çıktım. Sokakta yürürken başka kulakları da açtım, başka köşelerde durdum, başka konuşmalar dinledim. Hep aynı şey. Latif bir isimdi artık, ama korkulan bir isim. Mahallenin yarısı ona borçluydu, öteki yarısı ondan çekiniyordu. Bir çetenin değil, koca bir ağın başındaydı. Haraç, borç, tehdit, ve arada bir, kaybolan insanlar. Onun adını ananlar seslerini alçaltıyordu, sanki duvarların bile Latif'e çalıştığını biliyorlardı.
· · ·
O akşam bir duvarın dibine oturdum, Haliç'e baktım, ve uzun uzun düşündüm.
Ben buraya bir dostu kurtarmaya gelmiştim. Defterde adını gördüm, sırada diye, koşa koşa geldim, on yıllık bir borcu ödeyeceğim diye. Ama kurtarmaya geldiğim adam, meğer kurtarılmaya muhtaç değildi. Korkulan oydu, ezilen değil. Belki o defterde adının olması bile boşuna değildi. Belki o defteri tutan her kim ise, Latif'in adını oraya haklı olarak yazmıştı. Belki ilk defa, o defter haklıydı.
İşte o zaman içime oturan asıl soru bu oldu, ve o sorudan hâlâ kurtulamadım: ben kimi kurtarmaya gelmiştim? Defterdeki Latif'i mi, yoksa hatıramdaki Latif'i mi? Çünkü ikisi aynı adam değildi. Hatıramdaki çocuk on yıl önce ölmüştü, onun yerine bambaşka biri geçmişti, ve ben o bambaşka adama, tanımadığım bir zalime, on yıl önce ölmüş bir çocuğun borcunu ödemeye çalışıyordum. Bu, bir hayalete borç ödemek gibiydi. Ölüye ekmek götürmek gibi.
Ama bir şey daha vardı, ve bu beni asıl ürküten şeydi. Latif benim seçmediğim yoldu. O gece, o iş kötü gittiğinde, ben kaçmıştım, o kalmıştı. Ben kaçtığım için bugün bir Teşkilat neferiydim, eli henüz temiz, adı bir defterde soru işaretiyle bekleyen biri. O kalmaya devam ettiği için bugün korkulan bir adamdı, eli kanlı, adı aynı defterde çarpısını bekleyen biri. Aynı sokaktan çıkmış iki çocuk. Biri kaçtı, biri kaldı. Ve kaçan, kalanı yargılamaya ne kadar hakkı olduğunu, o duvarın dibinde, Haliç'in o pis suyuna bakarken, hiç bilemedi.
Latif'i bulmaya karar verdim yine de. Kurtarmak için değil artık. Sadece görmek için. O ekmeği beraber çaldığımız çocuğun gözlerinde, hâlâ bir parça o çocuk kalmış mı, yoksa gerçekten tamamen gitmiş mi, kendi gözümle anlamak için.
Bulmak da fazla iddialı bir kelime. Onu görmek için aslında çok uğraşmadım, çünkü korkulan adamların nerede olduğu hep bilinir, sadece kimse yüksek sesle söylemez. Birkaç kahve, birkaç alçak sesli konuşma, bir iki tedirgin bakışın yönü. Cibali'ye doğru bir tütün deposu çıktı karşıma. Eski, yarı yıkık, dışarıdan terk edilmiş gibi duran bir yer. Latif oradan yönetiyormuş her şeyi.
O günden sonra duvar dibi benim oldu. Karşı kaldırımda, bir köşede, gölgede, akşamüstleri beklemeye başladım. Bir gün, iki gün, üç gün. İzledim. Ne zaman çıkıyor, ne zaman giriyor, yanında kaç adam oluyor, hangi araba geliyor, kim geliyor kim gidiyor. İstemeden bir hırsızın, bir çetecinin eski alışkanlıkları geri geldi. Bir yeri gözetlemek, bir adamın düzenini ezberlemek. Eskiden bunu soymak için yapardım. Şimdi ne için yaptığımı kendim de bilmiyordum. Belki onu uyarmak için. Belki sadece görmek için. Belki ikisi de değil.
Ve üçüncü günün akşamı, onu gördüm.
· · ·
On yıl sonra, ilk kez. Depodan çıktı. Tanıdım, hemen tanıdım, çünkü yürüyüşü değişmemişti. İnsanın yüzü değişir, sesi değişir, ama yürüyüşü çocukluğundan kalır. O eski salına salına yürüyüş, o omuz atış. Latif'ti. Daha iri, daha ağır, yüzünde derin çizgiler, ama o çocuktu. Yanında iki adam vardı, gerisinde bir iki kişi daha. Biri ona bir şey söyledi, o güldü. O gülüşü de tanıdım. Fırın penceresinden ekmek çaldığımız gece güldüğü gülüştü o.
İşte o an, o gülüşü gördüğüm an, neredeyse karşıya geçecektim. "Latif" diye seslenecektim. O dönecek, beni görecek, belki bir an tanımayacak, sonra tanıyacaktı. Belki kucaklaşacaktık, belki on yıl bir anda eriyecekti. Belki ona her şeyi anlatır, kaç derdim, buralardan git derdim. Belki o eski çocuk hâlâ oradaydı, o gülüşün arkasında, ve ben onu çekip çıkarabilirdim.
Bir adım attım karşıya doğru.
Sonra, tam o sırada, deponun yan kapısından bir adam sürüklendi. İki kişi tutmuştu kollarından, ayakları yerde sürünüyordu, yüzü kan içindeydi. Latif'in önüne attılar. Adam yalvarıyordu, ne dediğini duymadım ama yalvardığı belliydi, elleri Latif'in ayaklarına uzanıyordu. Latif bir an baktı ona. Sadece bir an. Sonra yüzünü çevirdi, arabaya doğru yürüdü, hiçbir şey söylemeden. O yüz çevirişte hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne acıma, ne tiksinti. Hiçbir şey. Bir adamın kaderini, bir sineği kovar gibi, yüzünü çevirerek belirledi. Adamı sürükleyenler onu geri götürdü, kapı kapandı. Latif arabaya bindi, gitti.
Ben hâlâ kaldırımın ortasındaydım, atmaya başladığım o adım havada kalmıştı.
O an karşıya geçmedim. "Latif" diye seslenmedim. Çünkü o yüz çevirişi gördükten sonra, içimdeki o "belki eski çocuk hâlâ oradadır" umudu söndü. Oradaydı belki, o gülüşün arkasında bir yerde. Ama artık o çocuğu yöneten o değildi. Onu yöneten, az önce bir adamın kaderini yüzünü çevirerek belirleyen şeydi. Ve o şeye benim sesleneceğim bir ismim yoktu. Latif benim dostumdu. Bu adam, Latif'in içinde oturan bir yabancıydı.
Eve döndüm. O gece, ne uyudum ne karar verebildim. Latif'in adı defterdeydi, çarpısız, sırada. Onu kurtarmak istiyordum, ama kurtarmaya değer bir Latif kalmamıştı. Susmak istiyordum, ama o ekmeği beraber çaldığımız çocuk aklımdan çıkmıyordu. İki yol vardı, ikisi de kötüydü, ve ben karar veremiyordum. O yüzden hiçbir şey yapmadım. Bazen insan, karar veremediği için, en kötü kararı kendiliğinden vermiş olur. Beklemek de bir seçimdir, ben bunu sonra öğrendim. Ben yaşamak istiyordum. Bütün mesele buydu, ve bunu itiraf etmek, sandığımdan da kolay oldu, çünkü korku insanı dürüst yapıyor. Kahraman olmak istemiyordum. Latif'i kurtarmak istemiyordum artık, kurtarılacak bir Latif kalmamıştı zaten. Ben sadece, yarın sabah gözümü açmak istiyordum. O kadar basit, o kadar küçük, o kadar utanç verici bir şey istiyordum: yaşamak.
· · ·
Bir hafta sonra, karar benim elimden alındı.
Sıradan bir görev sırasında, Teşkilat'ın bir kâtibi yanımda iki adamla konuşuyordu. Ben kenarda bekliyordum, bir evrak imzalanacaktı. Kulağım istemeden onlara gitti. Cibali'den bahsediyorlardı, bir "iş"ten. Bir adam mahalleyi sıkıştırıyormuş, haraç ağını fazla büyütmüş, son zamanlarda Teşkilat'ın çarşıdaki bazı düzenlerine bile dokunmaya başlamış. Fazla palazlanmış. Adı geçti. Latif.
Onu bir süredir almak istiyorlarmış ama yerini kestiremiyorlarmış. Adam tedbirliymiş, her gece başka yerde yatarmış, deposunu sık değiştirirmiş. "Bir sabitlesek," dedi kâtip, sıkıntıyla, "iş biter. Ama nerede olduğunu bir türlü tutturamıyoruz."
Ben biliyordum.
Cibali'deki tütün deposunu biliyordum, akşamüstü çıktığını biliyordum, kaç adamla gezdiğini, arabasını, saatini. Hepsini biliyordum, çünkü üç gün o duvarın dibinde beklemiş, hepsini ezberlemiştim. O bilgi bende duruyordu, sıcak bir kömür gibi, avucumu yakıyordu. Ve o an, evrakı imzalarken, içimde iki ses konuştu. Biri sus dedi, bu senin işin değil, çık git, bilmiyormuş gibi yap. Öteki ses daha sakin, daha soğuk, ve daha güçlü çıktı. Söyle, dedi. Onun adı çarpıyı bekliyor, seninki soru işaretini. İkiniz aynı defterde duramazsınız. O ya da sen. Hep o ya da sen olacak bu kentte.
Evrakı uzattım kâtibe. Ve uzatırken, sesim hiç titremeden, "o aradığınız adamın yerini biliyorum," dedim.
Kâtip durdu, bana baktı. İlk defa yüzüme baktı aslında, o güne kadar ben onun için bir evraktan, bir imzadan ibarettim. "Hangi adamın?" dedi. "Cibali'deki," dedim. "Latif'in." Adı söylerken sesimin nasıl çıktığını hatırlamıyorum. Bir adamın yerini başka bir adamın gelip ihbar etmesi, burada o kadar sıradan bir şeydi. Döndüm, gittim. Ama yürürken içimde bir şey kımıldadı, ve o şey hoş değildi. Çünkü beni bir katil yapmadılar, ondan da beterini yaptılar: bir muhbir. Kanı benim elime bulaştırmadılar bile, o zahmete bile girmediler. Ben kendi ayağımla gittim, kendi ağzımla söyledim, kendi isteğimmiş gibi. En temiz cinayet, başkasına kendi rızasıyla işlettiğin cinayettir. Kimse beni zorlamadan, o cinayeti işledim.
· · ·
Üç gün sonra aldılar Latif'i. Ben oradaydım. Götürmediler beni, kendim gittim, uzaktan, son bir kez göreyim diye. Belki vicdanımı rahatlatmak için, belki cezamı çekmek için, bilmiyorum. Karşı kaldırımda, yine bir gölgede durdum. Bu sefer onu beklemek için değil. Onun alınışını görmek için.
Onları ilk kez orada gördüm. O ekibi.
Altı kişiydiler. Teşkilat'ın o makbul, herkesin adını fısıltıyla andığı timi. Sıradan nefer değillerdi, üniformaları bile farklıydı, daha koyu, daha sade, süssüz. Hiç konuşmadan çalışıyorlardı, el işaretleriyle, sanki yıllardır aynı bedenin altı koluymuş gibi. Deponun önüne bir araba çekildi, indiler, dağıldılar, her biri bir yöne, hiç tereddütsüz. Birinin "kes" demesine gerek yoktu, kesiyorlardı. Birinin "gir" demesine gerek yoktu, giriyorlardı. Onlar Teşkilat'ın eliydi. Kentin "tarafsızlığını" koruyan şey, işte bu altı sessiz adamdı. Bir yerde bir düzen bozulduğunda, bir isim fazla büyüdüğünde, bir defterde bir çarpının atılması gerektiğinde, gelen onlardı. Kanın en çok bulaştığı eller, bu kentte en çok madalya takılan ellerdi. Bütün yalan o cümlede saklıydı işte. Tarafsız kent, kendi aslanlarını, en çok kan döken altı adamdan seçmişti.
Latif'i deponun içinden çıkardılar. Direnmedi. Belki direnecek hali kalmamıştı, belki onların kim olduğunu görünce direnmenin anlamsızlığını anlamıştı. İki adam kollarına girdi, arabaya doğru yürüttüler. Latif başını önce öne eğdi, sonra, tam arabaya binerken, bir an durdu ve etrafına baktı. Sokağa, kaldırımlara, gölgelere baktı. Bir an, gözleri benim durduğum yöne döndü. Beni gördü mü, bilmiyorum. O karanlıkta, o uzaklıkta, beni seçebildi mi, hiç bilemeyeceğim. Ama bir an, gözleri orada, benim üstümde durdu gibi geldi. Sonra başını çevirdi, arabaya bindi. Kapı kapandı. Gittiler.
Ben hâlâ gölgedeydim, kımıldayamadım. Çünkü o bir anlık bakış, beni gördü mü görmedi mi bilmediğim o bakış, ömrümün sonuna kadar peşimi bırakmayacaktı. Gördüyse, ne düşündü? Tanıdı mı beni? "Demek sen" mi dedi içinden? Yoksa hiç fark etmedi mi, ve ben bu yükü boşuna mı taşıyacaktım? Bilmemek, bazen bilmekten daha ağır.
· · ·
Birkaç gün sonra beni Agâh Bey'in avlusuna çağırdılar. Sıradan bir çağrıydı, yeni bir görev içindi belki, bilmiyordum. Gittim. Yine gölgedeydi, yine kıpırdamıyordu, yine o görmeyen gözleriyle omzumun yanındaki boşluğa bakıyordu.
A: Geldin mi Nazım? dedi.
N: Geldim.
A: İyi çalışıyormuşsun. Senin için güzel şeyler söyleniyor. Çalışkan, sessiz, işini bilen bir nefermişsin. Böyle devam et.
Latif'ten bahsetmedi. İhbardan bahsetmedi. Bilmiyordu, ya da biliyordu ama benim bildiğimi bilmiyordu, ya da her şeyi biliyordu da hiç belli etmiyordu. Anlayamadım, hiçbir zaman anlayamadım o adamı. Sadece genel, sıradan, iyi bir amir gibi konuştu. Belki gerçekten öyleydi. Belki bütün korktuğum şeyler benim kafamda kuruluyordu, ve Agâh Bey sadece kör, yaşlı, sıradan bir adamdı. Ama bu kentte hiçbir şey sıradan değildi, ben bunu artık biliyordum.
A: Bir şey mi var? dedi birden. Durdun.
Durmuşum, farkında değildim.
N: Yok, dedim. Bir şey yok.
A: Güzel, dedi. Bu kentte "bir şey yok" diyebilmek büyük nimettir. Çoğu insanın bir şeyi vardır. Sende olmaması iyi. Git, dinlen.
Çıktım avludan.
· · ·
Çarşı her zamanki gibiydi. Kalabalık, gürültülü, canlı. İnsanlar alışveriş ediyor, pazarlık ediyor, gülüyordu. Hiçbiri bilmiyordu. Hiçbiri, bu tarafsız kentin tarafsızlığının altında ne olduğunu bilmiyordu. O altı sessiz adamı, o defteri, o çarpıları, soru işaretlerini. Ben artık biliyordum. Ve bilmek bir yüktü, en başta da söylemiştim. Ama şimdi öğrendiğim başka bir şey vardı: bu yükü taşımanın tek yolu, taşıdığını unutmaktı. Herkes öyle yapıyordu. Ben de öğrenecektim. Belki de en korkuncu buydu, öğrenecek olmam.
Latif'i bir daha hiç duymadım. Ne oldu, nereye götürdüler, yaşıyor mu, bilmiyorum. Bu kentte bir insan kaybolduğunda arkasından soru sorulmaz, sorulsa da cevap verilmez. Sadece bir gün adı anılmaz olur, sonra hiç anılmaz, sonra sanki hiç var olmamış gibi olur. Latif de öyle oldu. O ekmeği beraber çaldığımız çocuk, o sokaktaki kediyi besleyen adam, o korkulan isim, hepsi bir anda silindi. Sanki hiç olmamış gibi.
Ben bu kente bir şeyi merak ettiğim için gelmiştim. Bir adamın öldürülüşünü görmüştüm, kim öldürdü, kime lazımdı, öğrenmek istemiştim. Şimdi cevabı biliyorum. Kime lazımdı diye sormak yanlış soruymuş. Bu kentte kimse kimseye lazım değil. Sadece sıra var, sadece defter var, ve sayfaları çeviren altı sessiz el var. Defteri kimin tuttuğunu hâlâ bilmiyorum. Belki hiç öğrenemem. Belki artık öğrenmek de istemiyorum.
Yarın yeni bir gün. Yeni bir görev, yeni bir emir, belki bir gün bir isim. Ben de gideceğim, yapacağım, döneceğim. Çünkü yaşamak istiyorum. Hâlâ, her şeye rağmen, o en küçük, en utanç verici şeyi istiyorum. Yaşamak.
O gece, herkes uyurken, son bir kez o odaya gizlice girdim. Defteri yerinden aldım, mumu yaktım, sayfaları çevirdim. Kendi adımı buldum. Nazım. Ve yanında, o soru işareti artık yoktu. Silinmişti. Birisi, ben Latif'in yerini söyledikten sonra, gelip o işareti silmişti. Adım orada hâlâ duruyordu ama yalnızdı, temizdi, yanında onu bekleten o küçük çengel artık yoktu. Bir an, içimi tarif edemediğim bir hafiflik kapladı. Yaşayacaktım. Sıra bende değildi artık.
Sonra o hafiflik, geldiği gibi gitti. Çünkü sayfaları çevirirken gördüm, birkaç isim ötede, daha önce boş olan bir satırda, taze bir mürekkeple yeni bir soru işareti belirmişti. Tanımadığım bir adın yanında. Benimki silinmiş, onunki yazılmıştı. İşaret kaybolmamıştı. Sadece yer değiştirmişti. Benden alınıp bir başkasına verilmişti, tıpkı bir hastalık gibi, tıpkı bir borç gibi. Ve o adam da, bir gün, benim bu gece yaptığımı yapacaktı. Birini ele verecek, ya da birini öldürecek, ya da kaçacaktı. Defter dönüyordu. Hep dönecekti. Ben sadece, sıramı bir başkasına devrederek, kendi nefesimi birkaç sayfa daha uzatmıştım.
Defteri kapattım, yerine koydum. Mumu söndürdüm. Odadan çıktım, koğuşa döndüm, yatağıma uzandım. Ve çok uzun zamandır ilk kez, uyudum. Vicdanım rahat olduğu için değil. Sadece, artık sıranın bende olmadığını bildiğim için. Bu kentte huzur denen şey, işte bu kadarmış. Başkasının sırasının geldiğini bilmenin huzuru.