TUTANAK
Ek Anlatı
Teşkilat Sorgu Arşivi'nde, bir dosyanın arasına katlanmış halde bulunmuştur. Resmî tutanak değildir, aynı dosyadaki resmî tutanak üç sayfadır ve ayrıca kayıtlıdır. Bu kâğıtlar el yazısıdır, imza karalanmıştır, tarih yoktur.Ek Anlatı
· · ·
Bana Kâtip Şükrü derler. On bir senedir bu vazifedeyim.Şunu baştan söyleyeyim, sonra karışmasın, bu yazdığım tutanak değildir.
Tutanağı yazdım, temize çektim, imzaladım, arşive verdim. Üç sayfadır, yerindedir, isteyen bakar. Bu elinizdeki ondan ayrıdır.
Konuşmaları buraya kelimesi kelimesine geçiriyorum, çünkü o günlerin defteri bende duruyor, karalamalarım orada. Aralarına kendi gördüklerimi de yazıyorum. Hangisinin tutanağa girdiğini, hangisinin girmediğini de yeri geldikçe belirteceğim.
Usulümüz şudur, sorgu odasına girerim, köşedeki masaya otururum, önüme kâğıdı koyarım, konuşulanı yazarım. Kim ne sordu, kim ne cevap verdi. Bu kadar. Vurmayı yazmam, bağırmayı yazmam, ağlamayı yazmam. Kayda geçmez bunlar. Tutanak sözün kaydıdır.
Şunu da baştan söyleyeyim, sonra "demedin" denmesin, ben o odada kimseye elimi kaldırmadım. Vazifem değil. Elimden de bir şey gelmezdi, gelse de karışmazdım, çünkü karışan kâtip ertesi gün kâtip olmaz.
On bir senede yüz küsur sorgu yazdım. Çoğunu hatırlamam. Bir işi çok yaparsan o iş senin içinden geçmez olur, elinden geçer, ben de öyle yaptım.
Bunu hatırlıyorum. Sebebi aşağıda.
· · ·
Sanığı bana beşinci günün sabahı gösterdiler.Beşinci gündü diyorum, çünkü dört gün önce almışlar, ilk dört günde tutanak tutulmamış. Onu bana sormayın. Tutanaksız gün olur, benim vazifem orada başlamaz.
Sandalyede oturuyordu. Bilekleri arkadan bağlıydı. Yüzü şişmişti, sol gözü kapanmıştı, dudağı yarıktı, yarık kabuk bağlamıştı. Demek ki bir gün öncesinden.
Kayıtta adı Nazım yazıyordu. Yaşı yirmi. Sıfatı nefer.
Sorguyu iki kişi yürüttü. Biri Hulusi'ydi, iri adamdır, kollarını sıvar, az konuşur. Öteki Rasim'di, incedir, oturur, sorar, benim yazmamı bekler.
O sabah odaya girdiğimizde kova taşıyorlardı. Hulusi kovayı sanığın yüzüne boşalttı.
H: Uyan ulan! Uyan hain!
Sanık gözünü açtı. Bir şey demedi.
Ben yerime oturdum, kâğıdımı çıkardım. Oda soğuktu, o odayı hiç ısıtmazlar, ben on bir senedir söylerim, ısıtmazlar. Elim tutmuyordu ilk yarım saat.
· · ·
Rasim masaya fotoğraf serdi. Kırk kadar vardı, teker teker koydu, sıra sıra, oyun kâğıdı gibi.Ben yazmakla meşguldüm ama gözüm gitti. O fotoğraflar sorguda göreceğin cinsten değildi.
Ranzalar vardı, yataklar yapılmış.
Duvar diplerine oturmuş insanlar vardı.
Kucaklarda çocuklar vardı.
Bir de yerde açık duran bir kâğıt vardı, üstünde çocuk yazısı.
Sorgu şöyle geçti. Kelimesi kelimesine yazıyorum, defterim yanımda.
R: Bunları sen mi çektin?
N: Ben çektim.
R: Gazeteye sen mi verdin?
N: Ben verdim.
R: Bunlar sana kimden geldi?
N: -.
R: Sana soruyorum. Bunlar sana kimden geldi?
N: -.
R: Üçüncü defa soruyorum. Bu fotoğraflar sana kimden geldi?
N: -.
R: Kâtip, sanık soruya cevap vermedi diye yaz.
K: Yazdım.
· · ·
Rasim aynı soruyu o gün on bir kere sordu. Ben sayısını tuttum, çünkü kâğıt bitiyordu ve her seferinde üç satır yazmak zorunda kalıyordum.Dördüncüsünden sonra usulü değiştirdi. Bir soruyu üç defa soruyor, dördüncüde bana dönüp "sanık cevap vermedi" dedirtiyordu. Böylesi hem kâğıt yer hem vakit yer ama usul budur. Sonradan dosyaya bakan adam, sorunun sorulduğunu görsün diye.
Öğleye doğru Hulusi sabrını kaybetti.
H: Konuş ulan!
N: -.
H: Sana konuş diyorum!
N: -.
Hulusi arkasına geçti, ensesine vurdu. Sanık öne düştü, alnı masaya çarptı, doğruldu. Bir şey demedi.
Rasim devam etti.
R: Bak evladım, biz bunu zaten biliyoruz. Sen kabul ettin, resimler senin. Mesele resimler değil. Mesele bunların sende nasıl kaldığı. Teslim defteri var elimde. Altı makara film, tarih, saat, imza. Hepsi teslim edilmiş. Yani biri bunları sana geri vermiş.
R: O kim?
N: -.
R: O kim?
N: -.
R: O kim?
N: -.
R: Yaz kâtip.
K: Yazdım.
Bunu o gün belki yirmi kere yazdım. Elim ağrıdı. Kimse bana çay bile getirmedi, onu da yazıyorum.
· · ·
İkinci gün, yani altıncı gün, dışarıyı anlattılar.Bunu kırmak için yaparlar. Karşısındakine yaptığı işin ne kötü sonuç verdiğini anlatırsın, adam çöker, konuşur. Usuldür.
H: Gazete çıktı. Ne oldu biliyor musun? Çarşı üç gün kapandı. Kalabalık aşağıya inmeye kalktı, taş duvarı söktüler. Jandarma zor tuttu. İki gece yasak koyduk. Dükkân yandı, dükkân yağmalandı.
H: Yedi kişi öldü! Yedi!
H: İçlerinden biri on yaşında bir çocuktu. Kalabalıkta ezildi. Duydun mu? On yaşında!
H: Bunun hesabını kim verecek ulan!
Burada sanık ilk defa uzun konuştu. Sesi kötü çıkıyordu, dişi kırıktı sanırım, konuşurken ıslık gibi bir ses vardı.
N: Ben aşağıda kundakta bir çocuk gördüm. Adı yoktu. Kimse saymadı. Gazetede bir satırı çıkmadı. Sen şimdi bana bir çocuğun hesabını soruyorsun. Ben sana yüz tanesini soruyorum. Cevap ver.
H: Sen bana mı soru soruyorsun ulan!
N: Cevap ver.
Hulusi vurdu. Yüzüne vurdu, iki kere, sonra bir daha. Sandalye devrildi. Sanık yerde kaldı. Kalkması için beklediler, kalkamadı, kaldırdılar, oturttular.
Ben o sırada kalemi bıraktım.
Niye bıraktım, bilmiyorum. Elim ağrıyordu, o da olabilir.
Rasim bana baktı.
R: Yaz.
K: Ne yazayım?
R: Sanık soruya cevap vermedi, yaz.
K: Yazdım.
· · ·
Üçüncü gün lambaları sordular.Meğer dışarıda halk kapılarına lamba asmış. Dükkân önlerine, sokak aralarına, sırıklara. Yüzlerce. Kimin aklına geldiği belli değil, bir mahallede başlamış, iki günde çarşıya yayılmış.
H: Bunu kim akıl etti?
N: -.
H: Sen mi söylettin?
N: -.
H: Üçüncü defa soruyorum, bunu kim akıl etti?
N: -.
Burada bir şey oldu, onu da yazayım, çünkü sonradan aklımda kaldı.
Sanık cevap vermedi ama yüzü değişti. Gülmedi, öyle bir şey yok. Yüzü gevşedi. Yorulan adamın yüzü nasıl gevşerse öyle gevşedi.
Rasim bunu gördü, hoşuna gitmedi. Lambayı söndürdüler, beni dışarı çıkardılar. Akşamüstü tekrar çağırdılar. Girdiğimde sanık aynı yerde, aynı şekilde oturuyordu. O gün başka bir şey konuşulmadı, kâğıdım boş kaldı.
Boş kâğıdı da arşive verdim. Usul böyledir.
· · ·
Dördüncü gün odaya bir adam geldi.Bu adamı tanırım, adı da bende yazılı ama ben yazmayacağım, kusura bakılmasın. Kuyumcudur. Uzun boylu, ince, yakası ilikli.
Girer girmez Hulusi'ye döndü.
A: Şunun iplerini çözün.
Çözdüler.
A: Su getirin, içsin.
Getirdiler. Sanık bardağı aldı, eli titredi, yarısı döküldü.
Sonra kuyumcu bir sandalye çekti, sanığın karşısına oturdu. Hulusi ile Rasim kenara çekildi. Ben yerimde kaldım.
O andan sonrasını tutanağa geçirmedim.
Bana geçirme diyen olmadı. Ben geçirmedim. Sebebini sorarsanız, tam bilmiyorum. Kuyumcu ile sanık arasında geçen bir konuşmayı yazmak bana düşmez diye düşünmüş olabilirim. Böyle şeylerde insan sonradan zor durumda kalır.
Aşağıya hatırladığım kadarını yazıyorum.
· · ·
A: Merhaba Nazım.N: -.
A: Yüzün kötü olmuş. Bunun için özür dilerim. Bu adamlar bana çalışmıyor, ben de her yere yetişemiyorum.
A: Merak ediyorsundur, anlatayım.
N: Anlatma.
A: Anlatacağım. Bilmeden burada oturman doğru değil.
A: Üç gün karışıklık oldu, ciddi karışıklık, yalan söylemeyeceğim. Kalabalık çarşının alt ucuna yürüdü, kapatılan yeri açtı, aşağı inmek istedi. Jandarma zor tuttu. İki gece yasak kondu. Bazı dükkânlar yandı, bazıları yağmalandı, biri bunu fırsat bilip komşusunun deposunu boşalttı, o ayrı hikâye.
N: Kaç kişi öldü.
A: Yedi. Bunu iyi bir haber diye söylemiyorum, sorduğun için söylüyorum.
A: Sonra durdu. Dördüncü gün insanlar işine döndü. Beşinci gün çarşı açıldı. Bugün alışveriş yapılıyor, pazarlık ediliyor, kimse o mektubu konuşmuyor.
N: Yalan söylüyorsun.
A: Söylemiyorum.
Bunu o kadar sakin söyledi ki ben bile inandım.
N: Lambaları ne yaptınız?
A: Ne lambası.
N: Kapılara astıkları.
A: Duruyorlar. İndirmedik.
N: Niye indirmediniz?
A: Çünkü lamba asmak suç değil. Bir de şu var, indirsek tekrar asarlar, o zaman bu sefer biz indirdiğimiz için asarlar, iş büyür. Duruyorlar, kimse bir şey demiyor, bir süre sonra ampul biter, kimse yenisini takmaz.
· · ·
A: Seni niye tuttuğumuzu söyleyeyim. Mektup yüzünden değil. Mektup çıktı, gürültü oldu, geçti. Onu atlattık.N: Ya ne?
A: Resimler.
A: Mektup bir adamın lafıdır. Adam ölmüş, hain ilan edilmiş, lafına kimse çok sarılmaz. Ama şu resimler başka. Bunlar bir kadının kucağındaki çocuğu gösteriyor. İnsan buna bakıyor ve bir şey hissediyor. Laf unutulur Nazım. Resim unutulmaz.
A: Ve sen bunları bir yerden aldın. Ben verdim. Sana kendi elimle verdim, o gün, o odada.
Bunu söylediğinde odada kimse konuşmadı. Hulusi ile Rasim birbirine baktı. Ben yazmıyordum ama elim kalemi sıktı.
A: Bir işe yaramaz sandım. Otuz senedir bu işi yaparım, ilk defa bir şeyi yanlış ölçtüm. Onun için buradasın. Mektup için değil, benim hatam için.
A: Şimdi sana bir soru soracağım. Cevabını düşünerek ver. Bunu niye yaptın?
Sanık uzun süre cevap vermedi. Sonra konuştu.
N: Bir kadın bana "bu burada doğdu" dedi. Ben ona cevap veremedim. Ağzımı açamadım. O odanın kapısını dışarıdan sürgülediler, ben orada durdum, baktım. Sekiz gün sonra o odanın üstüne beton indi.
A: Devam et.
N: Devamı yok. Hepsi bu.
A: Bir faydası oldu mu.
N: Bilmiyorum.
A: Ben biliyorum. Olmadı. Kimse geri gelmedi. Sığınak kapalı. Çarşı açık. İnsanlar işine döndü. Sen buradasın.
N: Lambalar duruyor ama.
A: -.
N: Sen az önce dedin. İnsanlar kapılarına lamba asmış, siz de indirememişsiniz. Ampul bitene kadar duracaklarmış.
A: Duracaklar.
N: O zaman bir faydası olmuş.
Kuyumcu ona uzun uzun baktı. Sonra kalktı, ceketini düzeltti.
A: Belki.
Kapıya yürüdü, durdu, döndü.
A: Bir şey daha. Sana o resimleri veren bendim, bunu ikimiz de biliyoruz. Ben bu odaya girip bunu söyledim, iki tanık dinledi. Yani bu iş bittiğinde benim de bir hesabım olacak.
N: Ne olacak sana?
A: Bilmiyorum. Uzun zamandır ilk defa bir şey bilmiyorum. Tuhaf bir his.
Sonra çıktı.
· · ·
Ondan sonra iki gün daha sorgu yapıldı. Yeni bir şey çıkmadı.Sanık isim vermedi. Kimden aldığını, kime verdiğini, hangi gazeteciyle konuştuğunu söylemedi. Bir kere bile söylemedi. Ben on bir senedir bu odalardayım, bu kadar dayanan az gördüm. Bunu övmek için yazmıyorum, sadece kayda geçsin diye yazıyorum.
Son gün Hulusi ona bir şey sordu. Sorgudan değil, kendi merakından sordu, o yüzden ben de tutanağa geçirmedim.
H: Sen bunu yaparken bir insanı yakacağını bilmiyor muydun?
N: Biliyordum. Ama ben bir kere bir adamın yerini söyledim. O adamı aldılar, ben de uzaktan izledim. Bu sefer kimseyi yakmadım, sadece konuştum. Fark yokmuş.
Hulusi bir şey anlamadı. Ben de anlamadım. Anlamak vazifem değil zaten.
· · ·
Sekizinci günün sonunda sanığı odadan çıkardılar.Nereye götürdüler, bilmiyorum. Bir kere sordum. Bana "sana sorulmaz" dediler. Bir daha sormadım. Bu odalarda çok çalışan bilir, bir şeyi iki kere sormak iyi değildir.
Dosyayı temize çektim, imzaladım, arşive verdim. Üç sayfa tuttu.
Tutanakta ne var, onu da yazayım, sorular var, cevaplar var, "sanık soruya cevap vermedi" satırları var, hayli çok var. Kova yok. Yumruk yok. Kuyumcunun konuşması yok. Lambalar yok.
Yani arşivdeki tutanak yalan değildir. Eksiktir. İkisi ayrı şeydir, bunu bilmeyen çoktur.
· · ·
Şimdi şunu da yazayım da iş tamam olsun.On bir senedir eve iş götürmem. Bu sefer götürdüm.
Niye yazdım, sorulursa cevabım yoktur. Alışkanlıktır belki. Elim yazmaya alışmış, akşam boş kalınca yazmış olabilir. Yaşlanıyorum, bir de o var.
Şunu da açıkça belirtmek isterim, bu kâğıtlarda benim bir suçum yoktur. Ben vazifemi yaptım. Yazdıklarımı yazdım, yazmadıklarımı yazmadım, kimseye elimi kaldırmadım, kimseyi kayırmadım. Sonradan biri çıkıp "sen oradaydın" derse, evet oradaydım, ama köşedeki masadaydım.
Bir tek şey söyleyeceğim, o kadar.
Geçen gün çarşıdan geçerken bir dükkânın kapısında lamba gördüm. Ampulü bitmiş, yanmıyordu. Ama duruyordu. Kimse indirmemişti.
Orada bir müddet durdum. Sonra yürüdüm, işime gittim.
· · ·
Bu dosyayı kim açarsa açsın, bilsin diye yazıyorum.Sanığın adı Nazım'dı. Yirmi yaşındaydı.Sekiz gün o odada dövüldü ve bir tek isim vermedi.
Ona ne olduğunu ben de bilmiyorum. Sordum, söylemediler.
Bir daha sormadım.



