34. sayfa (Toplam 35 sayfa)
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 30 Tem 2026 21:22
gönderen SikayetVar
Sevgili günlük,
Sonunda bitirdim.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 30 Tem 2026 22:04
gönderen SikayetVar
Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 7
24 Ocak 1999
· · ·
İki gece önce indik. Ancak bugün yazabiliyorum. İki gündür elim kâğıda gitmiyordu.
Benim yolumdan indik.
Bildikleri iki kapıyı kullanmadılar. Asansör kapısını da, Zahir'in odasındaki acil çıkışı da bıraktılar, çünkü ikisini de aşağıdakiler biliyordu. Bilmedikleri tek yol, eski taş yollardaki o sürgülü kapaktı. Yani benim bulduğum yol.
Bunu iki gündür düşünüyorum. O kapağı bulmasaydım oraya girilemezdi. Belki iki gün daha konuşulurdu, belki pazarlık edilirdi, belki başka bir şey olurdu. Ben bulduğum için girildi.
· · ·
Gece yarısını geçe toplandık. Altı kişi ve ben.
Onlar hakkında şunu sanıyordum, konuşmazlar, işaretle anlaşırlar, adları yoktur. Yarısı doğru çıktı. Konuşuyorlardı. Az konuşuyorlardı ama insan gibi konuşuyorlardı, ve bu beni her şeyden çok şaşırttı.
En yaşlıları, kırk beşlik falan, hazırlanırken ötekilere döndü.
A: Sıcak orası, dedi. Ceketleri çıkarın. Aşağıda ter içinde kalırsınız, sonra dönüşte üşütürsünüz. Ben iki sene önce üşüttüm, hâlâ geçmedi.
Ceketlerini çıkardılar. Altlarında palaları vardı, kayışa asılı, ucu aşağı. İkisinde balta vardı, kısa saplı. En gencinde bir de kama, çizmesinin içinde.
O genç bana döndü, benden büyük değildi.
A: Sen çıkarma, dedi. Sen benim gibi ince değilsin, üşürsün.
Sonra güldü. Ötekiler gülmedi ama biri burnundan soludu, o kadar.
Yaşlı adam yanıma geldi, çantamın kapağını kapattı. Açık kalmış, ben görmemişim.
A: Aşağıda düşersen bu açılır, dedi. Makine dağılır, sen de kalırsın orta yerde. Kapalı tut.
N: Sağ olun.
A: Bir de arkamdan yürü. Yanımdan değil, arkamdan.
N: Neden?
A: Çünkü yanımda durursan palayı savuramam, dedi. Kolumun geçeceği yerde durma. İş kızıştığında ben bakmam, savururum.
Bu adamlar canavar değildi. Bunu yazmak tuhaf geliyor ama yazmam lazım, çünkü ben canavar bekliyordum. Onlar ise işini bilen, birbirini kollayan, üşümekten şikâyet eden adamlardı. Cibali'de Latif'i alanlar da bunlardı.
· · ·
İnerken arkamdaki adam bir taşta tökezledi, ağzından bir laf kaçtı.
Ne dediği önemli değil, nasıl dediği önemli. Kelimenin sonunu yuttu, "r"yi düşürdü. Ben o söyleyişi bilirim. Balat'ta, bizim sokakta herkes öyle konuşurdu. Latif de öyle konuşurdu.
Dönüp baktım, karanlıktı, yüzünü seçemedim. Bir şey sormadım.
Ama o andan sonra kafamda bir şey oturdu, bir daha da kalkmadı. Bu adamlar gökten inmemişti. Bir yerlerden geliyorlardı. Belki benim sokağımdan, belki bir yanındakinden. Aç büyümüşler, ekmek çalmışlar, sonra önlerine bir kapı çıkmış, girmişler. Latif de bir kapıdan girmişti. Ben de girmiştim. Hepimiz bir kapıdan girmişiz, kapılar farklıymış sadece.
· · ·
Betona geldik. Sıcak duvar aynı yerdeydi.
Sürgüyü ben açtım. Kimse söylemedi, kendim yaptım. Yağlıydı, ses çıkarmadı. İçeriden yüzüme ılık bir hava vurdu; makine yağı kokuyordu, sıcak metal kokuyordu, bir de insan kokuyordu. Kalabalık insan.
Aşağı indik.
· · ·
İçerisini karanlık sanıyordum. Aydınlıktı.
Tavandaki sarı lambalar yanıyordu, on adımda bir. Duvarların boyası dökülmüştü, altından beton görünüyordu. Koridor geniş sayılırdı, iki kişi yan yana yürüyebiliyorduk.
Uğultu artık kulağımın içindeydi. Betonun arkasından duyduğumda boğuktu, burada çıplaktı, konuşurken sesimi yükseltmem gerekiyordu. Ayaklarımın altında zeminin titrediğini hissediyordum. Durup baktım, gözle görülür bir titreme değildi, ama ayakkabımın tabanından dizime çıkıyordu.
Ve burası küçük bir yer değildi.
Ben bir bodrum sanıyordum. İndiğimiz koridor ilerledi, ilerledi, bitmedi. Sağlı sollu kapılar vardı, kapıların üstünde kazınmış numaralar. Bir yerde koridor ikiye ayrıldı, yaşlı adam durdu, iki tarafa da baktı, soldakini seçti. Yürüdük, bir koridor daha çıktı. Aşağısı yukarıdaki çarşıdan küçük değildi, belki daha büyüktü, sadece üstü kapalıydı.
Yirmi beş yıldır kimsenin girmediği yer diye düşünmüştüm. Öyle görünmüyordu.
Duvarda çiviye asılı bir palto vardı. Yerde bir kova, içinde su. Bir köşede boş konserve kutuları, üst üste, düzgün dizilmiş. Bir yerde ip gerilmişti, üstünde çamaşır vardı. Islaktı, demek yeni asılmıştı.
İlk açtıkları odada ranzalar vardı. İki sıra, üst üste iki kat, yirmi kadar yatak. Çoğu yapılmıştı. Bir tanesinin ucunda katlanmış bir hırka duruyordu. Bir başkasının başucunda yarım bardak su.
Orada durdum.
Yaşlı adam ilerlememi işaret etti. Ben makineyi kaldırdım ve o odayı çektim.
Flaş patladı. Bir anlığına oda bembeyaz oldu; battaniyeler, hırka, bardak, hepsi.
İki adımda yanımda bitti.
A: Ne yapıyorsun sen?
N: Çekiyorum.
A: Listede yok bu.
N: Biliyorum.
Bana baktı. Kızmadı. Sadece baktı, başını salladı, ilerledi. Bunu da bir yere yazdım kafamda, adam beni durdurmadı.
· · ·
Sonra kalabalık geldi.
Önce o gülüşü duydum. Betonun arkasından duyduğum gülüş, aradaki beton olmadan. Sonra bir kapı açıldı, sonra bir tane daha, sonra koridorun ilerisi doldu.
Kaç kişi olduklarını saymaya çalıştım, sayamadım. Sonradan yaşlı adama sordum, otuz beş dedi, belki kırk. O gece bana bin göründüler.
Ellerinde ne varsa onunla geliyorlardı. Demir çubuk, boru, tahta. Birkaçında balta vardı, bir tanesinde pala. Birinin elinde uzun saplı bir jeneratör anahtarı vardı, ağır bir şey, iki eliyle tutuyordu.
Ve koştular.
Hiçbiri durmadı. Hiçbiri saklanmadı, hiçbiri geri bakmadı. Öndeki düştü, arkasındaki üstünden atladı, o da düştü, arkasındaki ikisinin üstünden atladı. Bağırıyorlardı ama bağırdıklarında kelime yoktu, sadece ses vardı.
Altı kişi dağıldı.
İkisi öne çıktı, koridoru daralttı, omuz omuza durdular. Kalanı yanlara sarktı. Yaşlı adam bir kere "dar tut" dedi, bir kere de "sola". Başka konuşmadılar.
O koridorda kırk kişi, altı kişiyi geçemedi.
Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kalabalık bir duvara çarpar gibi çarptı. Öndeki iki adam palalarını kısa kullanıyordu, geniş savurmuyorlardı, çünkü yer dardı. Yandakiler boşluk kollayıp giriyor, çıkıyordu. Hepsi ayaklarını sürüyerek hareket ediyordu, hiçbiri koşmuyordu. Karşı taraf koşuyordu, onlar yürüyordu, ve fark buydu işte.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bana çok uzun geldi, sonradan düşününce kısa sürmüş olmalı.
Ben duvara yaslandım, aslında duvara doğru yığıldım ve korktum. Bıçağıma davranamadım. Makineyi de kaldıramadım. Sadece durdum, baktım.
Bittiğinde koridorda ayakta olan altı kişiydi. Biri kolundan yaralanmıştı, kendi kendine sardı, ses çıkarmadı.
Jeneratör aynı sesle çalışıyordu. O ses hiç değişmedi, ne başlarken ne biterken.
· · ·
Yaşlı adam bana döndü, yere baktı, sonra bana baktı.
A: Çek, dedi. Silahları görünsün.
Çektim. Üç kare. Listede yazdığı gibi.
İkinci karede, vizörden bakarken, birinin yüzü kadraja girdi. Gözleri açıktı, yukarı bakıyordu. Elindeki o jeneratör anahtarıydı. O adam koridora bir makine anahtarıyla koşmuştu.
Vizörden bakarken bir şey fark ettim, iki gündür beni rahat bırakmıyor. Adama doğrudan baktığımda içim gidiyordu. Vizörden baktığımda gitmiyordu. Arada cam vardı, kadraj vardı, yapılacak bir iş vardı, ve o iş bakmayı kolaylaştırıyordu.
O kolaylık hoşuma gitmedi.
· · ·
Sonra odaları açmaya başladılar.
Bir koridor boyunca, sırayla. Kapıların üstünde numaralar vardı, dördüncüsünden başladılar, ben saydım.
Dördüncü oda boştu. Yerde saman vardı, duvarda bir battaniye asılıydı, kimse yoktu.
Beşinci odada altı yedi kişi vardı, hepsi yaşlı, duvar diplerine oturmuş. Kapı açılınca hiçbiri bakmadı. Bir tanesi öne arkaya sallanıyordu, düzenli, saat gibi. Yaşlı adam içeri girmedi bile, kapıyı çekti.
Altıncı odada kalabalık vardı. Otuz kişi belki. Yere oturmuşlar, bazıları uzanmış. Havada ağır bir koku vardı, hastalık kokusu. İçlerinden ikisi yerde yatıyordu ve nefesleri duyuluyordu, ta kapıdan.
Yedinci odada tek bir adam vardı. Köşede oturmuş, aynı kelimeyi söylüyordu, durmadan, aynı tonda. Betonun arkasından duyduğum adam oydu. Yüzünü gördüm. Sakalı göğsüne inmişti. Söylediği kelime bir isimdi. Bir kadın ismi.
Sekizinci odanın kapısı dışarıdan sürgülüydü. Onu kendileri sürmemişti, biz gelmeden sürgülüymüş. Açtılar. İçeride dört kişi vardı ve dördü de bize doğru geldi, ellerinde bir şey yoktu, sadece geldiler. Yaşlı adam kapıyı hızla kapattı, sürgüyü tekrar sürdü.
N: Bunlar niye kilitli?
A: Kendileri kilitlemiş, dedi. Bunlar ısırıyordur. Kendi adamlarını da ısırıyordur.
Dokuzuncu oda.
· · ·
Dokuzuncu odada kadınlar ve çocuklar vardı.
Kırk kişi, elli kişi, bilmiyorum. Duvar diplerine oturmuşlardı. Çoğu kadındı. Aralarında çocuklar vardı; üç dört tanesi yürüyor yaşta, ikisi kucakta, bir tanesi kundakta.
Bunu yazarken elim duruyor. Çocuklar vardı.
Kundaktakini tutan kadın ayağa kalktı. Bana baktı. Gözleri delinin gözü değildi, bilerek bakıyordu.
K: Bu burada doğdu, dedi.
Ben bir şey diyemedim.
K: Duyuyor musun? Burada doğdu. Yukarıda değil. Burada.
Doğru mu söylüyordu bilmiyorum. Aklı yerinde miydi bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum, o kadar sakin söyledi ki, yalan söyleyen biri o kadar sakin söylemez.
Odadan kimse kalkmadı. Kimse saldırmadı. Bir tek o kadın ayaktaydı.
Yaşlı adam kapıda durdu, içeriyi baştan aşağı süzdü, sonra kapıyı çekti.
A: Burada işimiz yok.
N: Ne olacak bunlar?
Bana döndü. İlk defa yüzünü tam gördüm. Yorgun bir adamdı.
A: Bize sorulmaz, dedi.
N: Ama...
A: Evlat. Bize sorulmaz.
Bunu kaba söylemedi. Neredeyse yumuşak söyledi. Kabalık olsa daha iyiydi, kabalığa kızardım. Yumuşaklığa kızamadım.
Kapıyı kapattı. Sürgüsünü de sürdü. Dışarıdan.
Sonra ötekilere döndü, koridorun ilerisini gösterdi.
A: Buraları bitti, dedi. Jeneratör aşağıda. Asıl iş orada.
Yani gördüğüm her şey, o dokuz oda, o kalabalık, o çocuklar, sadece giriş kısmıymış. Sığınak aşağı doğru devam ediyordu.
· · ·
Ben o kapı kapanmadan önce iki kare çektim.
Birincisinde oda vardı, insanlar vardı, duvar dipleri vardı. İkincisinde kundak vardı.
Flaş patladığında hiçbiri irkilmedi. Işığa alışıklardı herhalde. Yalnız kundaktaki ağladı, bir kere, sonra sustu.
Bu iki kare listede yok.
Neden çektiğimi kendime sordum, hâlâ soruyorum. Kurtarmak için değil, kurtaramam. Kanıt olsun diye desem, kimin için kanıt? Belki sadece şunun için, o kapı kapandıktan sonra, o odanın var olduğunu bilen tek şey benim elimdeki kutu kaldı.
· · ·
Çıkarken yerdeki ölülerden birinin cebinden bir kâğıt düşmüştü. Timden biri üstünü ararken çıkarmış, bakmış, yere bırakmış.
Katlanmış, yıpranmış, kenarları yumuşamış bir kâğıttı. Açılıp açılıp katlanmaktan bezleşmişti. Üstünde el yazısı vardı.
Okuyacak vaktim olmadı. Eğildim, olduğu yerde fotoğrafını çektim, sonra koştum, çünkü geride kalırsam beni beklemezlerdi.
Ne yazdığını bilmiyorum. Öğrenmemin tek yolu o filmin banyo edilmesi. Banyo edecek olan da ben değilim.
· · ·
Şimdi odamdayım. İki gün oldu, hâlâ uyuyamıyorum.
Elimde iki yüz on altı kare vardı. Kırk kadarını harcadım. Dördü listede yok.
Bir katlanmış hırka.
Bir oda dolusu insan.
Bir kundak.
Bir ölünün cebinden düşmüş kâğıt.
Bunları ben çektim. Bunlara bakacak olan ben değilim. Ve bakan kim olursa olsun o dört kareyi ne yapacağını biliyorum, çünkü Agop en başta söylemişti, fotoğraf ne olduğunu değil, çerçeveye ne aldığını gösterir.
O dört kare çerçevenin dışında kalacak.
Kadın "bu burada doğdu" dedi. Ben "duydum" bile diyemedim. Ağzımı açmadım. Sadece düğmeye bastım.
Ve bu daha giriş kısmıymış. Asıl aşağısı duruyor.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 30 Tem 2026 22:23
gönderen SikayetVar
Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 8
25 Ocak 1999
· · ·
Dün yazdıklarım o gecenin yarısıydı. Devamını yazacak halim yoktu. Bugün yazıyorum.
Dokuzuncu odanın kapısını sürgüleyip aşağı doğru yürüdük.
Sığınak aşağı iniyordu. Koridorun sonunda bir merdiven vardı, geniş, betonarme, tırabzanı sökülmüş. İndik. Bir kat daha. Hava değişti. Yukarısı ılıktı, burası sıcaktı, gerçekten sıcaktı; alnımdan ter aktı, sırtım yapış yapış oldu. Yaşlı adamın ceket lafı doğruydu.
Uğultu da değişti. Yukarıda bir ses gibiydi, burada bir basınç gibiydi. Kulağımın içinde değil, göğsümün içinde duyuyordum. Konuşmak için birbirimize yaklaşmamız gerekiyordu.
Duvarda oklar vardı, boyayla çizilmiş, solmuş. Bir tanesinin altında JENERATÖR yazıyordu, harfleri kalıpla basılmış, düzgün. Onu takip ettik.
· · ·
Bir kapının önünde durdular.
Bu kapı ötekiler gibi değildi. Boyalıydı, hem de yeni boyanmış gibi duruyordu. Üstünde numara yoktu. Altından ışık sızıyordu, sarı değil, başka bir sarı, daha sıcak. Ve içeriden ses geliyordu. Müzik değil ama müziğe benzer bir şey, hafif, tekdüze bir uğuldama.
Yaşlı adam ötekilere baktı, ikisi kapının iki yanına geçti, o kapıyı açtı.
İçeride bir kadın vardı.
Yerde bir minder yığını, üstünde battaniyeler, düzgün serilmiş. Duvara bir ayna dayanmış, kenarı kırık. Bir sandık, açık, içinde giysiler. Bir masa, masanın üstünde bir tarak, bir bardak, bir de kâse. Odanın havası ötekiler gibi kokmuyordu.
Kadın minderlerin üstünde yarı uzanmış oturuyordu ve kapı açıldığında hiç irkilmedi. Bize baktı. Altı silahlı adam ve elinde kutu tutan bir çocuk. Gülümsedi.
K: Geldiniz demek, dedi. Ben iki gündür bekliyorum.
· · ·
Yaşlı adam içeri girdi, ötekiler kapıda kaldı. Ben de kapıda kaldım.
A: Adın.
L: Lamia.
A: Kaç kişisiniz?
L: Bilmem. Sayan olmadı.
A: Jeneratör dairesinde kaç kişi var?
L: Bilmem, dedi. Ben aşağı inmiyorum artık. Eskiden inerdim.
Yaşlı adam bir adım daha yaklaştı. Kadın kıpırdamadı. Korkmuyordu, ya da korkusunu yıllar önce harcamış biri gibiydi.
L: Motorin'i siz mi hallettiniz? Yukarıdaki koridorda.
A: Kim?
L: Kapıdaki iri olan. Ona Motorin derdik. Nöbetinin sekizde sekizinde uyurdu. Uyanık olduğu bir saate denk gelmişsiniz demek, yoksa hiç uğraşmazdınız.
Bunu söylerken güldü. Kısa, sert bir gülüştü, neşe yoktu içinde.
L: Yazık oldu ona. Kötü çocuk değildi. Sadece aptaldı.
· · ·
A: Elektriği kim çekiyor? Hatları kim bağladı?
Kadın başını kaldırdı ve ilk defa yüzünde gerçek bir şey oldu. Memnun oldu.
L: Ahaa, dedi. İşte beklediğim soru geldi. Ama yanlış kişiye geldi.
A: Sana geldi.
L: Bana gelmesin. Ben size hattı çizemem, ben elektrikten anlamam, ben sadece burada oturuyorum. Bu soruyu Kenan'a soracaksınız.
Odada bir sessizlik oldu. Yaşlı adam ötekilere baktı, biri başını salladı.
A: Kenan nerede?
L: Aşağıda. Nerede olacak, makinelerin yanında. Oradan çıkmıyor artık.
A: Kaç adamı var?
L: İşte onu küçümseme, dedi. Kalabalık. Sen o koridorda kaç kişi kestin, kırk mı? Bir o kadar daha var aşağıda. Ve onlar bunlar gibi değil, onlar Kenan için ölür. Ölmeyi de iş sanıyorlar.
· · ·
Sonra bana döndü.
O ana kadar bana bakmamıştı, sadece varlığımı görmüştü. Şimdi doğrudan bana baktı ve gözlerini kısarak süzdü, tepeden aşağı.
L: Sen ne iş yapıyorsun burada güzelim?
Cevap veremedim.
L: Elinde ne var o?
N: Makine.
L: Ne makinesi?
N: Fotoğraf.
Doğruldu. Gerçekten doğruldu, dirseğine yaslandı, ilgilendi. Bütün bu konuşmada ilk defa bir şeye ilgilendi.
L: Fotoğraf ha. Demek resim çekiyorsun. Ne çekiyorsun?
N: Söylediklerini.
L: Kim söylüyor?
Bunu sorarken yaşlı adama bakmadı, bana baktı. Cevap vermedim, veremedim.
L: Anladım, dedi. Sen çeken adamsın, onlar da söyleyen. Sende hiçbir şey yok yani, sadece elin var.
Bunu kötü niyetle söylemedi bile. Bir şeyi tespit etti, geçti.
· · ·
Sonra beklemediğim bir şey yaptı.
Kalktı. Aynanın önüne gitti, saçını iki eliyle geriye topladı, yüzünü sildi, hırkasının önünü düzeltti. Sonra döndü, duvara yaslandı, kollarını yanına indirdi, dümdüz durdu ve bana baktı.
L: Çek, dedi.
Ben ne yapacağımı bilemedim, yaşlı adama baktım. O da ilk defa şaşırmış gibi durdu.
L: Ne bakıyorsun ona? Çek işte. Ben istiyorum.
N: Neden?
L: Çünkü buradan çıkmayacağım, dedi. Ben biliyorum, sen de biliyorsun, o da biliyor. Bu iş bittiğinde burada kimse kalmayacak. Yukarıda da kimse "burada kim vardı" diye sormayacak. Ben burada oturdum, güzeldim, adım vardı. Onun bir yerde durması lazım. Sende dursun.
Çektim.
Bir kare. Flaş patladı. Işıkta bir an dümdüz durdu, gözünü kırpmadı bile, hazırlanmış bir kadın gibi durdu. Sonra yeniden minderlerin üstüne oturdu, hırkasını topladı, sanki bir iş bitmişti.
Listede yoktu.
· · ·
A: Kenan aklını mı kaçırmış?
L: Kaçırdı, dedi. Çoktan kaçırdı. Ben ona söylemiştim, "yakında hem elektriği hem de keçileri kaçırdığını fark edecekler" dedim. Güldü. Şimdi gülmüyor. Aşağıda o makinelerin arasında oturuyor, beynine elektrik vuruyor, gece gündüz orada. Bana bakmıyor, kimseye bakmıyor. Beni dinlemez artık.
Bir susma oldu, sonra ekledi, sesi değişmeden.
L: Onu öldürürseniz benim için makbule geçer.
Bunu bir kadın kendi adamı için söyledi. Öyle bir söyledi ki, bir çay ısmarlıyor gibiydi.
· · ·
A: Sizi buraya kim indirdi? İçeriden yardım eden oldu mu?
Kadın bir an sustu. Sonra bana baktı, yaşlı adama değil, bana. Ve gülümsedi.
L: Kapı kendi kendine açılmadı, dedi.
A: Kim açtı?
L: Buranın sahibi açtı.
A: Kim?
L: Burada kimin sahibi var? Yirmi senedir aşağıda oturan adam. Sizin adamınız.
Yaşlı adam hiçbir şey demedi. Ötekilerden biri hafifçe yerini değiştirdi, o kadar.
L: Bakın öyle bakmayın, dedi kadın. Ben yalan söylüyorum belki. Ben size kızgınım, size kızgın bir kadın ne söylerse söyler. Ama bir şey söyleyeyim, sonra düşünün, biz bu betonu kazıp gelmedik buraya. Kapıdan girdik. Kapıdan girmek için kapı gerekir, kapı için de anahtar.
Sonra arkasına yaslandı ve bir daha hiçbir şey söylemedi. Ne sordularsa cevap vermedi. Yüzünü duvara çevirdi.
· · ·
Çıktık. Kapıyı kapattılar. Sürgü yoktu o kapıda, o yüzden bir adam kaldı dışarıda, bekledi.
Merdivene doğru yürürken yaşlı adam yanıma geldi.
A: Az önce duyduğunu duymadın, dedi.
N: Hangisini?
A: Hangisi olduğunu biliyorsun.
Cevap vermedim. Yürüdük.
A: O kadın bize kızgın, dedi sonra, kimse sormadan. Kendi adamını sattı, kendi adamının ölmesini istedi. Böyle bir kadının ağzından çıkan her şeye inanacaksan, bu işte yanlış yerdesin.
Bunu bana açıklama yapmak için söylemedi. Kendine söyledi, ben duydum.
· · ·
Şimdi bunu yazarken saat kaç bilmiyorum. Odamda tek bir mum var, o da bitiyor.
O gece, listede olmayan beş kare çektim.
Bir katlanmış hırka.
Bir oda dolusu insan.
Bir kundak.
Bir ölünün cebinden düşmüş kâğıt.
Bir de duvara yaslanıp "çek" diyen bir kadın.
Hiçbiri bende değil. Çıkarken filmleri teslim ettim, altı makaranın hepsini, saydılar, aldılar. Yani ne çektiğimi biliyorum ama neye baktığımı bilmiyorum. Bir insanın kendi gördüğü şeyi başkasının elinden bekleyeceğini hiç düşünmemiştim.
Bir de kafamda bir cümle var, onu çekemedim, çekilecek bir şey değildi, kapıdan girmek için kapı gerekir, kapı için de anahtar.
Bunu bana kimseye iyilik etmek istemeyen bir kadın söyledi. Doğru olmak zorunda değil. Ama bir kere duydum işte, kulağımdan çıkmıyor.
Yoruldum. Gerisini yarın yazarım.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 07 Ağu 2026 13:58
gönderen SikayetVar
Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 9
27 Ocak 1999
· · ·
Dün yazamadım. Bugün de yazacak halim yok ama yazmam lazım, çünkü yazmazsam kafamda kalıyor, kafamda kaldıkça büyüyor.
Lamia'nın odasından çıktık, merdivenden aşağı indik.
· · ·
Bir kat daha aşağısı artık sıcak değildi, fırın gibiydi. Duvara elini dayayamıyordun. Ter gözüme akıyordu, silmekten kolum yoruldu. Uğultu o kadar yüksekti ki, yanımdaki adamın söylediğini duymuyordum, ağzını görüp anlamaya çalışıyordum.
Koridorun sonunda çift kanatlı bir demir kapı vardı. Üstünde kalıpla basılmış harflerle JENERATÖR DAİRESİ yazıyordu. Kapının bir kanadı sökülmüş, yana dayanmış duruyordu. İçeriden ışık geliyordu, sarı, kuvvetli.
Yaşlı adam bizi durdurdu. Bir süre kapıya baktı, sonra ötekilere döndü, elini kaldırdı, avucunu aşağı çevirdi. Yavaş demek istiyordu.
Bana da döndü.
A: Sen burada kal. Kapının bu tarafında. Kafanı uzat, çek, geri çek. İçeri girme.
N: Tamam.
A: Bir şey daha. Biz oraya adam öldürmeye girmiyoruz. Şalterler için giriyoruz. İçeride bir pano var, onu indirirsek bu makineler kimsenin elinde bomba olmaz. Şalter inerse iş biter, kalanı sonra görülür.
A: Bir de şunu bil, dedi. İçeride kalabalık var. Bu sefer kırk değil, daha çok. Girdiğimizde ne olacağını bilmiyorum. Bize bir şey olursa yukarı çık, sağa değil sola dön, sürgüyü açık bırakmıştık.
Bunu söyledikten sonra döndü, gitti. Vedaya benziyordu ama vedalaşmadı.
· · ·
İçeri girdiler ve içerideki ses değişti.
Jeneratör dairesi dediğim yer bir salondu. Kaç metre olduğunu bilmiyorum, kapıdan bakınca sonunu göremiyordum. Ortada dört tane makine vardı, benim boyumdan yüksek, silindir gibi, üstlerinde borular, boruların üstünde yazılar. Hepsi çalışıyordu. Yerde kablo vardı, kalın kablolar, insan kolu kadar, duvar boyunca gidiyordu. Tavanda vinç rayı vardı.
Ve insan vardı. Çok insan.
Makinelerin arasında, arkasında, yukarısındaki demir platformda. Kimisi oturuyordu, kimisi ayakta bekliyordu. İçeri girildiğinde ilk anda kimse kıpırdamadı. Sanki bekliyorlardı. Sonra biri bağırdı, sonra hepsi bağırdı, sonra makinelerin arkasından çıkmaya başladılar.
Bu sefer hemen bitmedi.
Yukarıdaki koridorda dar bir yer vardı, altı adam omuz omuza durup tıkamıştı. Burada öyle bir yer yoktu. Salon genişti, kalabalık yandan, arkadan, yukarıdan geliyordu. Altı kişi sırt sırta verdi, bir çember gibi. Çember küçüldü, büyüdü, tekrar küçüldü.
Ben kapının kenarında durdum ve baktım.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Yukarıdaki kavga göz açıp kapayınca bitmişti. Bu bitmedi. Ses kesilmedi, hep bir yerden yeni birileri geldi. Bir ara kalabalık geri çekildi, altı kişi soluklandı, biri eğilip dizine dayandı, sonra kalabalık tekrar geldi.
Yukarıdaki demir platformdan aşağı atladılar. İki tanesi doğrudan çemberin ortasına düştü.
O anda düzen bozuldu.
· · ·
Adamlardan biri yere düştü. Kim olduğunu ilk anda göremedim. Bacağından mı, sırtından mı, bilmiyorum, düştü ve kalkamadı. Yanındaki üstüne eğildi, onu çekmeye çalıştı, bu sefer o da açık kaldı, omzundan aldı. İki kişi birden düştü.
Kalan dört kişi geriye, kapıya doğru çekilmeye başladı. Yaralıları sürüklüyorlardı. Biri bana bağırdı, ne dediğini duymadım.
Yaralılardan biri, yaşlı adamdı.
Onu tanıdım çünkü sakalı beyazdı ve kolunda daha önce sardığı bez vardı. Yerde, sırtüstü, bir eliyle karnını tutuyordu. Palası elinden çıkmış, iki adım öteye düşmüştü.
Ve bir adam ona doğru geliyordu.
· · ·
Bunu yazmak zor. Yazacağım.
O adam koşarak gelmedi. Yürüyerek geldi. Elinde bir demir vardı, boru gibi bir şey. Yaşlı adamın üstüne eğildi, demiri kaldırdı.
Ben ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Bir şey düşündüğümü sanmıyorum. Sadece yürüdüm, sonra koştum, sonra çarptım ona.
Beraber yere düştük. Boyun boyuna denk geldik. Makine yağı kokuyordu, ter kokuyordu, ağzından koku geliyordu. Elimi belime attım, bıçağımı çıkardım.
Ve bir kere sapladım. Bir işe yaramadı.
Bunu kimse anlatmıyor. Kimse anlatmadı bana. Bir insanı bıçakla bir kere sapladığında ölmüyor. Bağırıyor. Sana vuruyor. Elini tutuyor. Ben ikinci kere sapladım, o da yetmedi, üçüncü kere sapladım. Kaçıncıda bıraktı bilmiyorum. Sonradan saydım, bıçağın kanı sapına kadar çıkmıştı, demek çok.
Altımdaki adam bir ara benim gözlerimin içine baktı. Karanlık değildi, ışık vardı, yüzünü net gördüm. Sakalı yeni çıkıyordu. Benden küçüktü belki. Belki benim yaşımdaydı.
Sonra baktığı yer bende olmaktan çıktı, yukarı, tavana kaydı. Bir yere baktı ama orada bir şey yoktu, vinç rayı vardı sadece.
· · ·
Boynumdaki makine bütün bu sırada göğsüme vurup durdu. Kayışı boynumda kalmış, ben de üstünde yatmışım.
Bir ara, boğuşurken, deklanşöre bir yerin bastığını duydum. Çıt. O sesi o gürültünün içinde nasıl duydum bilmiyorum, ama duydum. Flaş da patladı, gözümün ucuyla gördüm.
Yani orada bir kare var. Ben çekmedim, kendi çekildi. Neye baktığını bilmiyorum. Belki tavana bakıyordu, belki bana, belki altımdaki adama.
O kareyi de banyo edecekler. Ve ben onu belki göreceğim, belki görmeyeceğim.
· · ·
Sonra biri bağırdı, bu sefer duydum, çünkü tam yanımda bağırdı.
A: İndi! Şalter indi, çıkıyoruz!
Kim indirdi bilmiyorum. O kalabalığın içinde biri panoya kadar gitmiş, işini yapmış, geri dönmüş. Sormadım, söylemediler.
Kalanlar bizi çekti. Dördü, iki yaralıyı ve beni. Kapıdan çıktık, koridora, sonra merdivene. Arkamızdan gelmediler, ya da geldiler de yetişemediler, bilmiyorum.
Merdivenin altında durduk. Yaşlı adam yerdeydi, karnını tutuyordu, kanı parmaklarının arasından geliyordu. Öteki yaralının omzu kötüydü ama ayaktaydı.
Ben orada kustum.
Duvara doğru eğildim ve kustum, sonra bir daha, sonra bir şey kalmadı ama vücudum devam etti. Elim titriyordu, dizim tutmuyordu, oturdum. Dişlerim birbirine vuruyordu, sıcak yerde, o fırında, dişlerim birbirine vuruyordu.
Ağladım mı, hatırlamıyorum. Sanmıyorum. Ama yüzüm ıslaktı, terden mi başka şeyden mi, bilmiyorum.
Kimse bana bir şey demedi. Sadece gençlerden biri, en genci, yanıma geldi, matarasını uzattı.
A: Al. Çalkala, yut. İlkinde herkes böyle olur.
N: Ben...
A: Konuşma. Nefes al.
Sonra çömeldi, benim yanıma, kendi de duvara yaslandı. Bir süre öyle durduk. O da titriyordu, ben o an fark ettim. O da titriyordu ama benim gibi değil, daha az.
A: Bizim ihtiyar sayende duruyor, dedi sonra. Onu görsün diye söylüyorum, sen kendine bir şey deme.
Sonra kalktı, gitti.
· · ·
Yukarı çıkmadık.
Ben çıkacağımızı sanmıştım. Yaralı iki adam vardı, biri karnından, yukarıda hekim vardı, akıl bunu söylüyordu. Çıkmadık. Merdivenin altında durdular, yaralıları duvara dayadılar, biri kendi gömleğini yırtıp yaşlı adamın karnına bastırdı, üstünden kayışla sıkıştırdı. Öteki yaralının omzunu da bağladılar. Hepsi bu kadar sürdü, belki on dakika.
Sonra yaşlı adam beni yanına çağırdı. Sesi çıkıyordu, çıkmasına şaşırdım.
A: Makine sağlam mı?
Karnında delik var, bana makineyi soruyor.
N: Sağlam.
A: İyi. Sağlam tut. Bu gece olanı bir yerde tutan tek şey o.
Sonra ötekilere baktı, dördü ayaktaydı.
A: Ben burada kalıyorum. Bu da benimle kalır, dedi öteki yaralıyı gösterdi. Siz gireceksiniz.
Biri karşı çıktı, ilk defa biri ona karşı çıktı. "Dört kişiyle olmaz" dedi.
A: Olur, dedi yaşlı adam. Kulak ver.
Sustuk ve kulak verdik.
O gürültü yoktu.
Makineler susmuştu. Şalter inince makineler durmuş, o uğultu bitmişti. Üç haftadır kafamın içinde olan ses, o vın, artık yoktu. Ve o ses gidince salondan başka bir şey duyulmuyordu. Bağırış yoktu. Koşuşma yoktu. Bir iki ses vardı, uzaktan, dağınık, birbirine bağlı olmayan sesler.
A: Duydunuz mu, dedi. Bunlar buraya elektrik için gelmişti. Elektriği kestik. Şimdi ne için duracaklar orada?
Sonra bana döndü.
A: Sen de gireceksin. Yürüyebiliyor musun?
Ayağa kalktım. Dizim tutuyordu artık.
N: Yürüyorum.
A: O zaman yürü. Bu gece bitecek. Yarına kalırsa o adam acil çıkıştan çıkar gider, biz de bir daha bulamayız.
· · ·
Şimdi odamdayım, üç gün oldu.
Bir adam öldürdüm. Yazması bu kadar. Cümle kısa, üç kelime.
Bunun için kendimi suçlu hissetmiyorum, hissetmem gerekiyor mu bilmiyorum. O adam yaşlı adamı öldürecekti, ben engelledim. Kimse bana "iyi yaptın" demedi, kimse "kötü yaptın" da demedi. Ben de kendime bir şey demiyorum.
Beni bozan başka bir şey.
Ben o adamı yüzünü görerek öldürdüm. Bu iş bu kadar yakın bir işmiş. Onun nefesini duydum, ağzının kokusunu aldım, elinin gücünü hissettim, sonra o güç bitti, ben bitişini elimle anladım. Bir insanın bittiğini elinle anlıyorsun.
Latif'i ele verdiğimde hiçbirini hissetmedim. Bir odada bir kâtibe bir yer adı söyledim, sonra evime gittim, sonra üç gün sonra onu bir arabaya bindirdiklerini uzaktan izledim. Kolay geldi. O kadar kolay geldi ki, o kolaylığı yıllarca içimde taşıdım.
Şimdi anlıyorum, ikisi aynı işmiş. Sadece biri uzaktan, biri yakından.
Uzaktan olanı taşımak daha ağır.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 11 Ağu 2026 15:58
gönderen RIPPER
Forumda şu ana kadar hiç uğramadığım bir alan burası. Bilmiyorum, yorum yapmak; senin hikâyenin akışına bir miktar ara verdirip saygısızlık etmek olur mu.
Oyunu sevdiğimi sanıyordum. Meğer benden daha fazla seven, oyunun içinde kendi hikâyelerini kuran insanlar da varmış.
Ben kitapların son sayfasını okumaz, dizilerin final bölümünü izlemezdim. Huzursuzluk görevini aldığımızda da, tüm hikâyenin artık bittiğini varsaymıştım.
Yıllar sonra dönüp bu başlığı görünce anladım ki biten şey hikâye değilmiş. Sadece benim okumayı bıraktığım yerde kalmış.
2015'ten beri burada hikâyeler yazan, oyun deneyimlerini anlatan insanları görmek gerçekten ayrı bir şey.
Büyük cevher, ellerine sağlık.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 13 Ağu 2026 13:56
gönderen SikayetVar
Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 10
28 Ocak 1999
· · ·
Dün bıraktığım yerden devam ediyorum. Hâlâ aynı gece.
· · ·
Girmeye hazırlanırken yaşlı adam bizi bir daha çağırdı. Duvara dayalı oturuyordu, karnındaki bez kararmıştı.
A: Bir şey daha var. Söylemem gerekiyor, çünkü ben giremiyorum, siz gireceksiniz.
Dördü çömeldi, ben ayakta kaldım.
A: Agop bana bir şey söyledi, inmeden önce. Kimseye söylemedim, şimdi söylüyorum. Bu adamlar buraya nasıl girdi diye sorduk kendimize. Kapılar duruyor. Hiçbiri kırılmamış, hiçbiri zorlanmamış. Yani anahtarla açılmış.
Kimse konuşmadı.
A: Agop dedi ki, içimizden biri açmışsa o adam kendi hükmünü kendi vermiştir. Bulun, ödetin. Bu bir emirdir. Ben taşıyamıyorum artık, size bırakıyorum.
İçlerinden biri sordu.
A: Aşağıda bizden bir tek adam var.
A: Biliyorum.
Bir süre kimse bir şey demedi. Ben ayakta durdum ve aklımdan bir kadının sesi geçti. Kapı kendi kendine açılmadı. Buranın sahibi açtı. Sizin adamınız.
Ağzımı açmadım.
Bunu yazarken kendime açıklama arıyorum. Yaşlı adam bana "az önce duyduğunu duymadın" demişti, ona uydum diyebilirim. Kadın kızgındı, kendi adamının ölmesini istiyordu, yalan söylüyor olabilirdi diyebilirim. İkisi de doğru.
Gerçek sebep başka. Konuşsam, o adamı ben ele vermiş olacaktım. Ve ben bunu bir kere yapmıştım.
· · ·
Dört kişi ve ben, geri girdik.
İçerisi bir saat öncekiyle aynı yer değildi. Makineler susmuştu. Salon o kadar sessizdi ki ayakkabımın altındaki cam kırığının sesini duyuyordum. Lambalar yanıyordu ama makineler duruyordu, ve duran makine ölü bir şeye benziyor, insan farkında olmadan sesini kısıyor.
Kalabalık da dağılmıştı.
Yaşlı adam doğru bilmiş. Bir saat önce üstümüze yürüyen o kalabalık artık kalabalık değildi. Kimisi kaçmıştı, tünellere, kapıların arkasına. Kimisi yere oturmuş, elindeki demiri hâlâ tutuyordu ama kaldırmıyordu. İkisi yanımızdan geçti ve bize bakmadılar bile.
Bir tanesi bir makinenin dibine çömelmiş, elini borulara koymuş bekliyordu. Sanki tekrar çalışacak da o an duyacak.
Orada şunu anladım, bu insanları tutan şey silah değildi, o makinelerin sesiydi. Ses kesilince dağıldılar. Biz onları yenmedik. Sebebini kapattık, gerisi kendi kendine çözüldü.
Ama biri dağılmadı.
· · ·
En dipteki makinenin arkasından çıktı. Bu Kenan olmalıydı.
İri bir adamdı. Benim iki katım genişlikte, kalın kollu, kalın boyunlu. Üstünde koyu bir yelek vardı, altı yırtılmış, bacaklarına bez dolamış. Kolunun üstünde bir dövme vardı, ne olduğunu seçemedim. Yüzünde çizikler vardı, eski ve yeni. Bıyığı vardı, uçları aşağı sarkan cinsten.
Sırtında bir düzenek taşıyordu.
Ne olduğunu ilk anda anlamadım. Kayışlarla omuzlarına bağlanmış bir kutu, kutudan çıkan kablolar, kablolar kollarına iniyordu. Bir jeneratörden sökülmüş bir şeye benziyordu. Alternatör diyorlarmış, sonradan duydum.
Bize doğru yürüdü. Koşmadı, yürüdü.
Sonra ellerini açtı ve kolları arasında ışık oldu.
· · ·
Bunu nasıl yazacağımı bilmiyorum. Gördüğüm şeyi yazacağım.
Mavi bir şey, ışık gibi ama ışık değil, çatal çatal, bir kolundan öbürüne atlayan, sonra havada dallanan bir şey. Ses de çıkarıyordu, çatırtı gibi. Odanın ışığını bastırdı, bir an her yer mavi oldu.
Öndeki adam üstüne yürüdü. Palasını kaldırdı.
Ona değmedi bile. Kenan elini uzattı, o şey adamın palasına atladı, palasından koluna, kolundan gövdesine. Adam olduğu yerde katılaştı, sonra düştü. Düşerken kaskatıydı, sonradan gevşedi. Bacakları seğirdi.
Kalan üçü durdu.
Kenan konuşmadı. Bir adım daha attı, ikinci adam yandan girdi, o da vuruldu, ama tam değmedi, sıyırdı; adam bağırdı ve geri sıçradı, eli açık kaldı, parmakları titriyordu.
Ben duvarın dibindeydim. Makine boynumdaydı. Kaldırmadım.
Üçüncü ve dördüncü adam aynı anda iki yandan girdi. Biri alçaktan, dizine. Öteki sırttan, kayışlara. Kenan birini savurdu, adam üç adım öteye uçtu, ama öteki kayışı yakalamıştı, çekti, kutu omzundan kaydı, kablolardan biri koptu.
O kopunca ışık azaldı. Bitmedi ama azaldı.
Sonra üstüne çöktüler. Üç kişi bir kişinin üstüne. O kadar kolay olmadı, adam altlarından iki kere doğruldu. Üçüncüde yere yapıştı.
Bittiğinde salon yine sessizdi ve havada yanık kokusu vardı.
· · ·
Yerdeki ilk adam ölmüştü. Anladım çünkü kimse ona bakmadı, sadece biri eğilip yüzüne baktı, sonra kalktı ve başını iki yana salladı.
Kenan yerdeydi. Yüzükoyun değil, sırtüstü çevirmişlerdi, kayışları kesmişlerdi, kutu bir kenarda duruyordu, kabloları dağılmış.
Nefes alıyordu. Ağır ağır.
Biri çömeldi yanına, en az konuşanıydı, o gece hiçbir şey söylememişti.
A: Kaç kişi kaldı aşağıda?
K: Bilmiyorum.
A: Söyle.
K: Bilmiyorum diyorum. Saymadım. Sayamıyorum artık, sayarken şaşırıyorum.
Bunu söylerken sesi zorlanıyordu ama kelimeleri yerli yerine koyuyordu. Ben bir delinin sesini bekliyordum. Lamia bana "iyice sıyırdı, beynine elektrik vuruyor" demişti. O sesi bekledim, gelmedi.
Yorgun bir adamın sesiydi.
A: Şalteri indirdik.
K: Biliyorum. Duydum. Ses kesilince anladım.
Sonra kendi kendine, kimseye bakmadan, bir şey söyledi.
K: İki gün daha olsa Cibali'ye kadar hat çekmiş olacaktık. İki gün.
· · ·
A: Ne istiyordun sen?
Kenan başını çevirdi, o adama baktı. Sonra çok basit bir şey söyledi.
K: Dışarıya ışık.
Kimse bir şey demedi.
K: Dışarıda insan var. Kapıdan içeri almadığınız insanlar. Onlara ışık versek, su versek, bir tanesi bile daha az delirir. Bunu size yazdım, mektupla yazdım. Cevap gelmedi. Adam geldi.
Sonra güldü, kısa, kesik.
K: Cevap gelmeyeceğini biliyordum zaten. Ama yazmam lazımdı ki, biri sorduğunda yazdığımız duruyor olsun.
O adam bana döndü.
A: Sen. Gel. Yüzünü çek.
Gittim. Makineyi kaldırdım, ellerim titredi. Bir saat önce merdiven altında titrediği gibi titredi.
Kenan bunu gördü. Bana bir şey söyledi, ötekilere değil.
K: Sen çekiyorsun ama sen seçmiyorsun, değil mi?
Cevap vermedim.
K: Zararı yok. Çek. Yüzüm bir yerde dursun. Belki bir gün biri bakar da, bu adam deli miydi? diye sorar.
Çektim. Bir kare. Flaş patladı, gözünü kırpmadı.
İkinci kareyi de çektim. Kimse söylemedi, ben çektim.
Sonra beni geri çektiler. Sırtım dönüktü. Kısa bir ses duydum. Dönüp bakmadım.
· · ·
Zahir'i ondan sonra buldular. Ve Zahir yaşıyordu.
Alanın yanındaki küçük odadaydı. Kapıda elle yazılmış bir levha, çiviyle asılmış: ZAHİR.
Beni de çağırdılar, girdim.
Adam masasının başında oturuyordu. Kaçmamıştı. Duvarda dar bir kapı vardı, tek kişilik acil çıkış, kolu elinin uzanacağı yerdeydi ve o kapı kapalıydı.
Yaşlı bir adamdı, benim düşündüğümden yaşlı. Saçı dağınık ve karışıktı, alnında bir gözlük daha vardı, camları koyu, işte kullanılan cinsten. Yüzünde asıl gözlüğü duruyordu, yuvarlak, ince telli. Üstünde beyaz bir iş önlüğü vardı, kirlenmiş, kolları yıpranmış. Göğüs cebinde kalemler vardı, dört tane, uçları yukarı, hepsi aynı yöne bakıyor. Omzundan çapraz bir kayış geçiyordu, ucunda deri bir çanta.
Bizi görünce ayağa kalkmadı. Ellerini masanın üstüne koydu, avuçları açık.
Adamlardan biri sordu. Bağırmadı, sordu.
A: Kapıyı sen mi açtın?
Zahir bir süre baktı. Sonra cevap verdi.
Z: Evet.
O kadar. Ne açıklama yaptı, ne sebep söyledi, ne inkâr etti. Tek kelime.
A: Niye?
Zahir bir şey söyleyecek gibi oldu. Ağzını açtı. Sonra kapattı, başını hafifçe salladı, sanki kendi kendine "boş ver" dedi.
Z: Anlatsam anlamazsınız. Kızmayın, kötü niyetle demiyorum. Vaktimiz de yok.
Sonra bana baktı. Bütün odada ilk defa bir şeye baktı, o da bendim. Daha doğrusu boynumdaki makineye baktı.
Z: O ne?
N: Fotoğraf makinesi.
Z: Çalışıyor mu?
N: Çalışıyor.
Başını salladı. Sonra önlüğünün eteğini düzeltti, iki eliyle, oturduğu yerde. Sandalyesinde biraz doğruldu.
Z: İyi, dedi.
Başka bir şey söylemedi.
· · ·
Ondan sonrası çabuk oldu.
Timden biri arkasına geçti. Zahir gözünü kapadı. Ben gözümü kapamadım.
Kapatmam gerekirdi. Kapatabilirdim. Kimse bana bak demedi. Ama bakmayı seçmedim de, sadece kapamadım, ikisi arasındaki farkı bilmiyorum.
Gördüm.
Adam öne düştü, masaya, sonra masadan yana kaydı, sandalye devrildi, ikisi beraber yere gitti. Hokka devrildi, mürekkep masaya yayıldı, oradan yere damladı.
Cebindeki kalemler dağılmadı. Dört tanesi de cebinde kaldı.
· · ·
A: Listeni biliyorsun. Şu kapıyı çek. İç taraftan. Kilidi de.
Çektim. Kapıyı, kilidi, menteşeyi.
Kilit kırılmamıştı, zorlanmamıştı. İzler düzgündü. Anahtar izi.
A: Bir de onu çek. Olduğu yerde.
Çektim.
Vizörden bakarken cebindeki kalemleri gördüm. Dört tane, hepsi aynı yöne. Bir adam sabah kalkıp önlüğünü giyerken o kalemleri cebine tek tek yerleştirmiş. Bu sabah, bu odada, bunu yapmış. Sonra oturmuş, çalışmış, sonra biz gelmişiz.
Kalemler kadraja girdi. Ama onlar için basmadım.
· · ·
Odadan çıktım, koridorda durdum.
Sığınak sessizdi. Makineler ölüydü. Uzaktan bir iki ses geliyordu, o kadar.
Aklımdan iki cümle geçti, ikisi de o gece duyduğum cümleler.
Biri Agop'undu, yaşlı adamın ağzından, bir insan ihanet ettiği anda kendi hükmünü kendi vermiştir.
Öteki Kenan'ındı, belki bir gün biri bakar da, bu adam deli miydi? diye sorar.
Ben bir şey söyleyebilirdim. Merdivenin altında, o dördü çömelmişken, elimi kaldırıp "bir kadın bana şunu söyledi" diyebilirdim. Söylemedim.
Söylemediğim için o adam kurtulmadı. Zaten kurtulmayacaktı. Kapı anahtarla açılmıştı, aşağıda başka Teşkilat adamı yoktu, birinin ödemesi gerekiyordu. Ben konuşsam da olacaktı, konuşmasam da oldu.
Yani ben susmakla hiçbir şeyi değiştirmedim.
Bunu anlamak en kötüsü değil. En kötüsü şu, rahatladım. Susunca rahatladım. Çünkü konuşsaydım o adamı ben ele vermiş olacaktım. Şimdi vermeyen ben oldum.
Halbuki adam yine yerde yatıyor. Önlüğünün cebinde de dört kalem var.
Ve ölmeden önce bana bir tek şey sordu, "o makine çalışıyor mu?"
Çalışıyor dedim. Adam da "iyi" dedi.
Ne demek istediğini o gece anlamadım.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 13 Ağu 2026 17:51
gönderen SikayetVar
RIPPER yazdı: ↑11 Ağu 2026 15:58
Forumda şu ana kadar hiç uğramadığım bir alan burası. Bilmiyorum, yorum yapmak; senin hikâyenin akışına bir miktar ara verdirip saygısızlık etmek olur mu.
Oyunu sevdiğimi sanıyordum. Meğer benden daha fazla seven, oyunun içinde kendi hikâyelerini kuran insanlar da varmış.
Ben kitapların son sayfasını okumaz, dizilerin final bölümünü izlemezdim. Huzursuzluk görevini aldığımızda da, tüm hikâyenin artık bittiğini varsaymıştım.
Yıllar sonra dönüp bu başlığı görünce anladım ki biten şey hikâye değilmiş. Sadece benim okumayı bıraktığım yerde kalmış.
2015'ten beri burada hikâyeler yazan, oyun deneyimlerini anlatan insanları görmek gerçekten ayrı bir şey.
Büyük cevher, ellerine sağlık.
Sevgili RIPPER,
Hoş geldin! Ne saygısızlığı, aksine hikâyenin akışına böyle güzel ve anlamlı bir yorumla eşlik etmen burayı daha da değerli kıldı. Huzursuzluğum görevi belki bir şeylerin sonuydu ama gördüğün gibi, yeni hikâyelerin de başlangıcı oldu. Buraya kattığın değer için çok teşekkür ederim, ellerine sağlık.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 14 Ağu 2026 20:43
gönderen RIPPER
SikayetVar yazdı: ↑13 Ağu 2026 17:51
RIPPER yazdı: ↑11 Ağu 2026 15:58
Forumda şu ana kadar hiç uğramadığım bir alan burası. Bilmiyorum, yorum yapmak; senin hikâyenin akışına bir miktar ara verdirip saygısızlık etmek olur mu.
Oyunu sevdiğimi sanıyordum. Meğer benden daha fazla seven, oyunun içinde kendi hikâyelerini kuran insanlar da varmış.
Ben kitapların son sayfasını okumaz, dizilerin final bölümünü izlemezdim. Huzursuzluk görevini aldığımızda da, tüm hikâyenin artık bittiğini varsaymıştım.
Yıllar sonra dönüp bu başlığı görünce anladım ki biten şey hikâye değilmiş. Sadece benim okumayı bıraktığım yerde kalmış.
2015'ten beri burada hikâyeler yazan, oyun deneyimlerini anlatan insanları görmek gerçekten ayrı bir şey.
Büyük cevher, ellerine sağlık.
Sevgili RIPPER,
Hoş geldin! Ne saygısızlığı, aksine hikâyenin akışına böyle güzel ve anlamlı bir yorumla eşlik etmen burayı daha da değerli kıldı. Huzursuzluğum görevi belki bir şeylerin sonuydu ama gördüğün gibi, yeni hikâyelerin de başlangıcı oldu. Buraya kattığın değer için çok teşekkür ederim, ellerine sağlık.
Cevabın için çok teşekkürler. Hikâyenin bittiği yerden değil, kaldığı yerden devam ettiğini bilmek harika bir his. Yeni paylaşımlarını keyifle okumaya devam edeceğim, ellerine sağlık tekrar

Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 23 Ağu 2026 18:44
gönderen SikayetVar
Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 11
29 Ocak 1999
· · ·
O geceyi bugün bitiriyorum. Bir şey daha var, en önemlisi de o.
· · ·
Zahir'in odasında son kareyi çektikten sonra ötekiler çıktı. Ben biraz kaldım. Kalmamın sebebi yoktu, ayaklarım gitmedi.
Devrilen hokkadan mürekkep masaya yayılmıştı, masanın kenarına doğru akıyordu. Kâğıtlar oradaydı, bir tanesi ıslanmıştı bile.
Kâğıtları kaldırayım dedim, ıslanmasın diye. Sebebi bu kadar, yemin ederim bu kadar.
Kâğıtların altında bir zarf vardı.
Kapalıydı. Üstünde isim yoktu, adres yoktu. Sadece tek bir kelime yazılıydı, kalemle, düzgün bir el yazısıyla,
OKUYANA
Bir süre baktım. Mürekkep zarfa doğru geliyordu. Aldım, önlüğüme sildim, cebime koydum.
Bunu neden yaptığımı biliyorum. Bu sefer biliyorum. O adam ölmeden önce bana bir şey sormuştu. Makinen çalışıyor mu. Çalışıyor demiştim. İyi demişti.
Demek bir şeyin kalmasını istiyordu. Ben de o zarfı kaldırdım.
Kimseye söylemedim.
· · ·
Yukarı çıkışımız sabaha karşı oldu.
Yaralıları merdivenden çıkardık. Yaşlı adam yaşıyordu, çıkarken bir kere gözünü açtı, bir şey demedi. Öteki yaralı kendi yürüdü. Ölen adamı da çıkardılar, sırtta.
Sürgülü kapaktan geçtik, eski taş yollardan yukarı tırmandık. Yosun, su, kayan taşlar. İlk indiğim gece bana çok uzun gelen yol, dönüşte kısa geldi.
Çıktığımızda hava yeni ağarıyordu. Çarşı daha açılmamıştı. Gece kar yağmış, ince, tutmuş. Her yer beyazdı.
Orada bir süre durdum. Beyaz bir sokakta, elimde bir çanta, boynumda bir kayış, cebimde bir zarf.
Sonra yanımızdan bir adam geçti, fırıncıydı herhalde, o saatte bir tek o vardı. Bize baktı, hızlandı, sonra karşı kaldırıma geçti. Korktu.
Ben de o an kendime baktım. Üstümde kan vardı. Elimde de vardı. Fark etmemişim.
· · ·
Filmleri teslim ettim. Altı makara. Saydılar, aldılar, bir deftere yazdılar.
Zarfı vermedim.
Odama gittim, kapıyı kapadım, mum yaktım, oturdum. Uyumam gerekiyordu, uyuyamadım. Cebimdeki zarfı çıkardım, masaya koydum, baktım.
Bir saat kadar öyle baktım. Sonra açtım.
· · ·
İçinde tek bir kâğıt vardı, iki yüzü de yazılı. Aynı düzgün el yazısı. Kelimeler sıkışmamış, aceleye gelmemiş. Bunu oturup yazmış, vakti varken yazmış.
Buraya olduğu gibi geçiriyorum. Bir kelimesini değiştirmiyorum.
· · ·
Merhaba sevgili bir şeylerden habersiz ahali...
Eğer bu mesaj size ulaşırsa ölmüşüm demektir. Ve size gazetelerde beni hain olarak tanıtacaklar. Ben hain miyim?
Bizler güvenli barınaklarımızda otururken, günümüz medeniyetinin sunduğu imkânlardan faydalanırken... Göçebe yaşayan biçarelerin, tehlikeli zamanlarda kapıdan içeri bile almadığımız, kendileri güvenli bir bölge oluşturacak kadar şanslı olmayan, her gün kapasitörlerdeki çatlaklardan sızan insana yabancı saf enerjinin getirdiği delilik hastalığı ile boğuşan bu zavallıların sayıları hiç de az değildir.
Bizler onları hep göz ardı ettik, felaket sonrası kurduğumuz bu küçük medeniyetin hastaları olarak gördük. Dışladık.
Kenan'ın sağlığı iyi durumda değildi inanın. Görünüşü de tam bir kaçık. Ama aklı başında! Ve senelerdir unuttuğumuz bir şeyi yapmaya çalışıyor. Eminönü dışına medeniyet götürmek. Ben onların seslerini duyurmasına yardımcı oldum sadece.
Bu mektubu okuduğunuza göre, benim ölümümle beraber pek muhtemel olarak da Teşkilat, sığınakları yerle bir etmiştir. Varsın etsin. Biraz olsun dikkat çekebildiysek, buna değdi.
Siz eğer bunu okuduğunuz halde hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmüyor ve kılınızı kıpırdatmıyorsanız siz de suçlusunuz. Tarih sizi lanetleyecektir.
Zahir Demirseven
· · ·
Mumun bittiğini fark etmemişim. Karanlıkta oturmuşum.
Yeni bir mum yaktım. Bir daha okudum. Sonra bir daha.
· · ·
Üç şey var. Üçünü de yazmam lazım, yoksa kafamda dönüp duracaklar.
Birincisi, adam itiraf etmiş. Kapıyı açtığını yazmış. Onların seslerini duyurmasına yardımcı oldum sadece, diyor. Yani bize verdiği o tek kelimelik cevap boşuna değildi. Bize inkâr etmedi, çünkü çoktan yazmıştı. Vaktimiz yok demişti, doğru söylemiş, anlatmaya vakti yoktu, o yüzden önceden yazmış.
İkincisi, Kenan için aklı başında diyor.
Lamia bana ne demişti? İyice sıyırdı, beynine elektrik vuruyor, beni dinlemez artık. Kendi adamının ölmesini isteyen bir kadın, bana onun deli olduğunu söyledi.
Zahir ise, o iş için canını vermiş adam, aklının yerinde olduğunu yazmış.
Ve ben o adamı gördüm. Konuştuğunu duydum. Sesi bir delinin sesi değildi. İki gün daha olsa Cibali'ye hat çekmiş olacağız dedi. Sayamıyorum ama söylediğimi anlıyorum dedi.
Şimdi üç şahidim var ve hangisine inanacağımı bilmiyorum. Kendi gördüğüme bile karar veremiyorum, çünkü ben o adamı bir tek gece, bir tek defa, yerde yatarken gördüm.
Üçüncüsü, ve en kötüsü, mektup beni de suçluyor.
Siz eğer bunu okuduğunuz halde hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmüyor ve kılınızı kıpırdatmıyorsanız siz de suçlusunuz.
Bu cümle bana yazılmadı, adam beni tanımıyordu. Ama şu anda o kâğıt benim masamda ve okuyan benim. Ve ben bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorum, o kadar çok düşünüyorum ki üç gündür uyuyamıyorum.
Peki kılımı kıpırdattım mı?
Kıpırdatmadım. Bir kadın bana bir şey söyledi, sustum. Bir odada kırk elli insan gördüm, üstlerine kapıyı kapattılar, sustum. Bir adama kapıyı sen mi açtın diye sordular, evet dedi, öldürdüler, ben baktım.
Bir tek şey yaptım. Listede olmayan birkaç kare çektim. O kareler de şu anda benim elimde değil.
· · ·
Şunu da yazacağım, yazmazsam kendimi kandırmış olurum.
Bu mektubu okuyunca ilk aklıma gelen şey, adamın haklı olup olmadığı değildi.
İlk aklıma gelen şu oldu, bunu kimseye vermezsem ne olur?
Yakarım. Kimse bilmez, zaten bir zarf olduğunu kimse bilmiyor. Adam hain diye yazılır, gazetede öyle çıkar, iş kapanır, ben de rahat ederim. Çünkü bu mektup ortaya çıkarsa birileri soru soracak, soru sorulunca da o gece aşağıda kim vardı diye bakacaklar, ve o listede benim de adım var.
Bir insan, bir ölünün son sözünü, kendi rahatı için yakmayı düşünebiliyor. Ben düşündüm. Mumun yanına kadar getirdim.
Getirdim ama yakmadım.
Şimdi zarf masamda duruyor. Ne yapacağımı bilmiyorum.
Adam ölmeden önce makinen çalışıyor mu diye sordu. İyi dedi. O iyinin ne demek olduğunu şimdi anlıyorum.
Adam bir şeyin kalmasını istiyordu. Kâğıdı yazmış, masaya koymuş, üstüne kâğıt yığmış, beklemiş. Sonra elinde makine olan bir çocuk gördü ve rahatladı.
Bana güvendi.
Beni tanımıyordu ve bana güvendi. Elinde başka bir şey yoktu çünkü.
Re: ŞikayetVar'ın Giz Dolu Günlüğü
Gönderilme zamanı: 23 Ağu 2026 19:08
gönderen SikayetVar
Sevgili günlük,
TARAFSIZ KENT
İkinci Sezon
Bölüm 12 — Final
11 Şubat 1999
· · ·
On üç gün geçti. Bu satırları yazmak için on üç gün beklemem gerekti, çünkü yazacak bir sonum yoktu. Şimdi var.
· · ·
Zarfı Agop'a götürmedim.
İki gün taşıdım cebimde. İki gün boyunca elimi cebime her attığımda parmağım ona değdi. Sonra bir sabah kalktım ve Agop'un dükkânına doğru yürüdüm, kapısına kadar geldim, girmedim. Orada durdum, sonra döndüm, Işık'ın evine gittim.
Kapıyı açtı, beni görünce yüzü değişti.
I: Sağ mısın?
N: Sağım.
I: Aşağı indin mi?
N: İndim.
I: Gir içeri.
Girdim. Bana bir şey uzattı, almadım, kendi içti. Sonra oturduk. Uzun süre konuşmadık.
Sonra cebimden katlanmış bir kâğıt çıkardım, masaya koydum.
Zarfın kendisini getirmemiştim. İki gece oturup elimle kopyaladım onu. Kelimesi kelimesine, noktasına kadar. Aslı bende kaldı, kopyayı getirdim. Neden böyle yaptığımı o gün kendime tam açıklayamadım. Sadece o kâğıdı elimden çıkarmak istemedim.
N: Bunu bir yerde bastırmak istiyorum.
Baktı. Almadı hemen. Önce bana baktı, sonra zarfa, sonra tekrar bana.
I: Bunun ne olduğunu biliyor musun sen?
N: Biliyorum. Okudum.
I: Bunu bana verirsen ben bunu satarım. Anlıyor musun? Ben iyilik yapan bir kadın değilim. Gazeteci tanırım, o da para verir, ben de alırım. Sen bunu bilerek mi veriyorsun?
N: Bilerek.
I: Niye?
Ona ne dediğimi tam hatırlamıyorum. Bir şeyler söyledim, adamın son sözü, kimse duymadı, bir yerde dursun gibi bir şeyler. Kendi kulağıma bile zayıf geldi.
Işık dinledi, sonra kâğıdı aldı, katladı, önlüğünün cebine koydu.
I: Bir şey soracağım, dedi. Bunu Agop biliyor mu?
N: Bilmiyor.
I: Öğrenir.
N: Biliyorum.
I: Öğrenince ne yapacak?
N: Bilmiyorum.
O zaman güldü, o kısa, sert gülüşüyle.
I: Ben biliyorum, dedi. Hiçbir şey yapmayacak. Bunu şimdi anlamazsın, sonra anlarsın.
· · ·
Gazete beş gün sonra çıktı.
Ben o sabah çarşıdaydım. Herkesin elinde vardı. Bir bayinin önünde kalabalık toplanmıştı, biri yüksek sesle okuyordu, ötekiler dinliyordu.
Aldım, kenara çekildim, okudum.
Baş sayfada büyük harflerle bir başlık vardı. Sığınakta ihanet, diyordu. Altında daha küçük, ikinci bir satır, Teknisyen Zahir Demirseven, çarşının altındaki çılgınlar çetesine kapıyı açtı.
Sonra yazı. Yazıda ne var, onu da yazayım, çünkü unutmak istemiyorum.
Yazıda diyordu ki, Mısır Çarşısı'nın altındaki eski sığınaklara bir grup sızmış, jeneratörleri ele geçirmiş, çarşıyı havaya uçurmakla tehdit etmiş. Teşkilat sessiz ve hızlı hareket etmiş, çarşı halkı hiçbir şeyden haberdar olmadan tehlike bertaraf edilmiş. Grubun başındaki kişi, Kenan adında, aklını kaybetmiş bir adammış. Adamlarının çoğu hastalıklı ve şiddet yanlısıymış. Ve içeriden yardım eden bir hain varmış, yirmi yıllık teknisyen Zahir Demirseven.
Sonra mektup geliyordu. Mektup basılmıştı. Ama tamamı basılmamıştı.
· · ·
Bastıkları kısım şuydu.
Eğer bu mesaj size ulaşırsa ölmüşüm demektir. Ve size gazetelerde beni hain olarak tanıtacaklar. Ben hain miyim?
Sonra üç nokta koymuşlar. Sonra atlamışlar. Sonra şunu almışlar.
Kenan'ın sağlığı iyi durumda değildi inanın. Görünüşü de tam bir kaçık.
Orada kesmişler.
Devamı yok. "Ama aklı başında" yok. "Eminönü dışına medeniyet götürmek" yok. "Ben onların seslerini duyurmasına yardımcı oldum sadece" var, o var, çünkü o itiraf. Onu almışlar.
Dışlanan biçareler yok. Kapıdan içeri almadıklarımız yok. Kapasitörlerden sızan enerji yok, delilik hastalığının nereden geldiği yok.
Ve şu yok, siz eğer bunu okuduğunuz halde hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmüyor ve kılınızı kıpırdatmıyorsanız siz de suçlusunuz. Tarih sizi lanetleyecektir.
O cümle yok.
Yazının sonunda gazeteci bir şey eklemiş. Diyor ki, mektuptan da anlaşılacağı üzere, teknisyen adamın aklını kaybettiğini kendi ağzıyla itiraf etmektedir.
Yani adamın mektubunu, adamın suçu olarak bastılar. Kendini savunmak için yazdığı kâğıt, aleyhine delil oldu.
· · ·
Yanında da resimler vardı.
Üç tane. Hepsini ben çekmiştim, elimden çıkmışlardı, şimdi gazetede duruyorlardı.
Birinci resim, yerde ölüler, silahları görünüyor. Baltalar, demir çubuklar, bir pala. Altında yazıyor, saldırganların kullandığı silahlar.
İkinci resim, Kenan. Yerde, sırtüstü, yüzü kadrajın ortasında. O çektiğim iki kareden biri. Gazetede küçük basılmış ve baskı kötü, yüzü net çıkmamış, gölgeli. Altında yazıyor, çete lideri Kenan.
Üçüncü resim, Zahir'in odasındaki acil çıkış kapısı, iç taraftan. Kilit görünüyor. Altında yazıyor, kırılmamış kilit, ihanetin delili.
Üç resim. Listeden.
Ranzalar yok. Katlanmış hırka yok. Dokuz numaralı oda yok. Kundak yok. Ölünün cebinden düşen kâğıt yok.
Agop bana en başta ne demişti? Fotoğraf ne olduğunu göstermez, çerçevenin içine ne aldığını gösterir.
Adam bana yalan söylememişti. En başından beri doğruyu söylemiş, ben anlamamışım.
· · ·
O gün öğleden sonra Agop beni çağırdı.
Gittim. Kepenk yarıya inikti, eğilip girdim. Arka odadaydı, masada gazete duruyordu, açık.
Ben hazırlanarak gitmiştim. Ne diyeceğimi kurmuştum. Bağırırsa, tutuklarsa, vurursa, ne diyeceğimi düşünmüştüm.
Beni görünce ayağa kalktı. Elini uzattı. Sıktı.
A: Otur, dedi. Çay söyledim.
Oturdum.
A: Mektubu Işık'a sen verdin.
Bunu soru gibi sormadı.
N: Ben verdim.
KA: Biliyorum. İki gün sonra öğrendim.
Bekledim. Ne olacaksa olsun diye bekledim.
A: Teşekkür ederim, dedi.
Ne dediğini anlamadım. Yüzüme baktı, anlamadığımı gördü, açıkladı.
A: Bu mektubun ortaya çıkması bizim işimize yaradı Nazım. Ben bunu düşünmemiştim, itiraf ediyorum. Sen yaptın, iyi oldu.
N: Nasıl işinize yaradı?
A: Şöyle. Biz o adamı hain diye ilan etsek, halk sorar, delil ister, dedikodu çıkar. Ama adam kendi kâğıdında "ben yardım ettim" diye yazmış. Bundan iyi delil olur mu? Şimdi kimse sormuyor. Herkes okudu, herkes ikna oldu, iş kapandı. Sen olmasan bu iş bir ay sürerdi.
Bir şey diyemedim.
A: Rahatsız oldun, dedi. Anlıyorum. Ama şunu bil, bunda senin bir suçun yok. Sen doğru olanı yaptın, adamın sözü ortaya çıksın istedin. Ortaya çıktı. Sonrasına sen karar vermedin.
N: Kestiler.
KA: Kestiler tabii, dedi. Gazete her şeyi basmaz, yerine sığmaz. Bunu ben yapmadım, gazeteci yaptı. İstersen ona kız.
O kadar sakin söyledi ki, kızacak birini de bulamadım.
· · ·
Sonra masanın çekmecesini açtı, bir zarf çıkardı, önüme koydu. Kalın bir zarftı.
A: Bunlar da senin.
N: Ne bu?
A: Senin çektiklerin. Basılmayanlar. Kâğıda basılmış halleri, negatifleriyle beraber. Bizde durmasına gerek yok.
Zarfı açtım. İçinde otuz kırk tane resim vardı.
Ranzalar vardı. Katlanmış hırka, başucundaki yarım bardak su.
Dokuz numaralı oda vardı. Duvar dipleri, oturan insanlar, kucaktaki çocuklar.
Kundak vardı.
Ölünün cebinden düşen kâğıt vardı, yerde, açık. Baskı iyiydi, yazı okunuyordu. Bir isim listesi değildi. Bir borç hesabı değildi. Bir çocuk el yazısıydı ve şöyle yazıyordu, "baba merak etme biz iyiyiz ekmek buldum" ve altında bir tarih vardı, üç ay öncesi.
Lamia vardı, duvara yaslanmış, saçını toplamış, dümdüz bakıyor.
Ve bir tane daha vardı.
· · ·
Onu en alttan çıkardım.
Bulanıktı, çarpıktı, kadrajın yarısı karanlıktı. Flaş yakından patladığı için beyaz bir leke vardı ortada. Ama sağ üst köşede bir yüz vardı.
Boğuşurken makinenin kendiliğinden çektiği kare.
O çocuğun yüzü. Sakalı yeni çıkan, benden küçük olan. Gözleri açıktı. Doğrudan objektife bakıyordu. Yani bana bakıyordu.
O anda hâlâ yaşıyordu. Bunu biliyorum çünkü ben o karenin ne zaman çekildiğini biliyorum.
Zarfı kapattım.
A: İyi misin?
N: İyiyim.
A: Bunları saklama istersen. Yak, at, ne yaparsan yap. Kimse sormaz. Bir işe yaramazlar.
Bunu kötülük olsun diye söylemedi. Gerçekten bir işe yaramadıklarını düşünüyor.
Belki de haklı.
· · ·
Necmi'ye gazete çıktıktan iki gün sonra uğradım.
İçeri girdiğimde ayaktaydı. Elinde gazete vardı, buruşturmuş. Beni görünce gazeteyi masaya vurdu, taşlar zıpladı, biri yere düştü, eğilip almadı.
SN: Tam altımızda yaşanan olayı, ben gazeteden öğreniyorum.
Sesi titriyordu. Öfkeden mi, başka bir şeyden mi, anlamadım.
SN: Kırk yıldır bu çarşıda oturuyorum. Kaydı ben tutuyorum. Jeneratörün defterini ben tutuyorum. Kaçağı ben buldum. Seni ben yolladım.
Durdu, nefes aldı.
SN: Ve ben bu işin sonunu, herkesle beraber, bir bayiden aldığım kâğıttan öğreniyorum.
Bir şey söylemedim.
SN: Sen biliyordun.
N: Biliyordum.
SN: Niye gelmedin?
N: Bana söylemeyeceksin dediler.
O zaman bana baktı, uzun uzun baktı, sonra oturdu. Yaşlandığını o an gördüm. Daha önce hep huysuz bir ihtiyardı, o gün yaşlı bir adamdı.
SN: Söylemeyeceksin dedilerse söylemeyeceksin, dedi. Doğru yapmışsın. Bana kızma, ben sana kızmıyorum. Ben kendime kızıyorum.
SN: Ben bu çarşıda her şeyi bilirim diye otuz sene gezdim. Meğer ayağımın altında yüz kişi yaşıyormuş, ben bilmiyormuşum. Şimdi diyorum ki, bilmediğim başka ne var?
· · ·
O aşağıda kalan insanları sordum. İki kişiye sordum, üçüncüye sormadım, çünkü ikisi de aynı şeyi söyledi, bize sorulmaz.
Sonra sekizinci günde çarşıda bir sarsıntı oldu. Yer titredi, tezgâhtan bardaklar düştü, insanlar dışarı fırladı. Bir toz bulutu çıktı, alt taraftan, o eski merdivenin olduğu yerden.
Sığınakları kapattılar. Kapattılar mı çökerttiler mi, bilmiyorum. Kimse anlatmadı. Ertesi gün oraya giden yol taşla örülmüştü, üstüne de bir tabela asmışlardı, tehlike diye.
Zahir mektubunda ne yazmıştı? "Benim ölümümle beraber pek muhtemel olarak da Teşkilat, sığınakları yerle bir etmiştir. Varsın etsin."
Adam öleceğini bildiği gibi, bunu da biliyordu.
İçeride kim vardı? kim çıkarıldı, çıkarılan oldu mu? bilmiyorum. Sormadım. Sormadığım için de artık öğrenemeyeceğim.
· · ·
Şimdi 11 Şubat. Gece.
Masamın üstünde bir zarf var, içinde kırk tane resim. Bir gazete var, o gün aldığım, katlanmış. Bir de bir kâğıt var, Zahir'in kendi eliyle yazdığı, aslı. Onu vermedim. Kimse benden istemedi, çünkü kimse onun bende olduğunu bilmiyor.
Bir buçuk sene önce bu kente merak ettiğim için geldim. Bir adamın öldürülüşünü gördüm ve kimseye söyleyemedim. Sonra bir dostumu ele verdim, adım temizlendi. Sonra bir teknisyenin ölmesine sustum, elimde bir makineyle. Sonra bir ölünün son sözünü gazeteye taşıdım ve o söz, adamı asan ip oldu.
Her seferinde bir şey yaptım. Her seferinde o şey, yapmam gerekenin tam tersine çıktı.
Bu seferki en kötüsü, çünkü bu sefer doğru olanı yaptım. Mektubu sakladım, yakmadım, ortaya çıkardım. Bir insanın yapabileceği en doğru şeyi yaptım ve sonuç bu oldu.
Bana teşekkür ettiler.
· · ·
Şimdi kızgınım. Onu da yazacağım, çünkü on üç gündür içimde duruyor ve yazmazsam beni yiyecek.
Ben bu Teşkilat'a merak ettiğim için geldim. Bana düzen dediler, tarafsızlık dediler, bu kentin ayakta durmasını sağlayan biziz dediler. Ben de inandım, on sekiz yaşındaydım.
Şimdi ne olduğunu biliyorum.
Bu Teşkilat bir kenti korumuyor. Bir kentin nasıl hatırlanacağını ayarlıyor. Bunun için de adam öldürüyor, adam öldürtüyor, öldürdüğünü hain diye yazıyor, hainin mektubunu kesip basıyor, kesilen yeri de kimse fark etmesin diye kimseye bir şey sordurmuyor. Ve bunların hiçbirini bağırarak yapmıyor. Kibarca yapıyor. Sana çay ısmarlayarak, elini sıkarak, teşekkür ederek yapıyor.
Ben bir odada kırk insan gördüm. Kadın vardı, çocuk vardı, kundak vardı. O odanın kapısını dışarıdan sürgülediler ve sekiz gün sonra o odanın üstüne beton indi. Kimse onları saymadı. Gazetede bir satır yok. Bir satır bile yok. Çünkü onların olduğu resimler benim masamda duruyor, çerçevenin dışında kaldılar.
Bunları yapan bir düzenin adamı benim. Kayıt tutan benim. O kapıyı bulan da benim.
Latif haklıymış. Ben on yıl önce kaçtım, o kaldı, ben ona zalim oldu diye baktım. Meğer ikimiz de aynı işi yapmışız, o sokakta yapmış, ben üniformayla.
· · ·
Bu kentten gideceğim.
Nasıl gideceğimi bilmiyorum. Bir zamanlar sormuştum birine, buradan çıkılmaz demişti, buradan sadece kaçılır demişti. Doğru söylemiş olabilir. Ama kaçmak da bir çıkış.
Hemen değil. Bugün değil, yarın değil. Gitmeden önce yapacağım bir iş var, ve o işi yapabilmek için burada kalmam gerekiyor, çünkü o iş buradan yapılır.
Elimde ne var, sayayım.
Kırk tane resim var. Basılmayanlar. Ranzalar, dokuzuncu oda, kundak, o kâğıt, Lamia, ve boğuşurken kendiliğinden çekilen kare.
Bir adamın el yazısıyla yazdığı mektubun aslı var. Kesilmemiş hali. Bütün cümleleriyle.
Bir de bir çocuğun babasına yazdığı üç aylık bir pusula var, üstünde "biz iyiyiz" yazıyor, ve o çocuğun babası bir koridorda elinde jeneratör anahtarıyla koşarken öldü.
Bunlar bir işe yaramaz dedi Agop. Bunu söylerken haklıydı, bugün için haklıydı. Bugün bunlar bir işe yaramaz.
Ama bir gün yarar.
Bir gün bu kentte biri çıkıp "orada ne oldu" diye soracak. Belki on sene sonra, belki elli. Belki ben ölmüş olacağım. O gün geldiğinde, cevap verecek bir şey duruyor olacak, ve o şey benim masamda duruyor.
Onlar çerçeveyi tuttu, ben çerçevenin dışını sakladım.
Şimdi sıra bende değil, biliyorum. Şimdi onların sırası. Ellerinde gazete var, jandarma var, altı sessiz adam var, benim adım da bir yerlerde bir defterde yazılı.
Ama sıra dönüyor. Bunu bana kendi defterleri öğretti.
O gün geldiğinde ben de oyunumu oynayacağım.
· · ·
Uyuyamıyorum.
Geçen sene Latif'i verdiğim gece uyumuştum. Yazmıştım da, uzun zamandır ilk kez uyudum, vicdanım rahat olduğu için değil, sıranın bende olmadığını bildiğim için.
O gece uyuyabilmiştim. Bu gece uyuyamıyorum.
Aradaki fark şu, o zaman kurtulan bendim. Şimdi kimse kurtulmadı.
Elimi uzatıp zarfı açıyorum, en üstteki resme bakıyorum, kapatıyorum. Sonra bir daha açıyorum. Gecede belki on kere yapıyorum bunu.
En üstte bıraktığım resim kundak.
Onun içinde bir çocuk vardı ve bir kadın bana "bu burada doğdu" demişti. Ben o kadına "duydum" bile diyememiştim.
Şimdi diyorum. Kâğıda diyorum, geç kaldım, kimse duymuyor, ama diyorum.
Duydum.
Ve unutmayacağım.