Kimse beni oraya yollamamıştı. Bir kâğıt aramaya indim, eski bir kayıt, sıradan bir şey, kendime öyle dedim. Ama elim raflarda gezerken aradığım sıradan bir şey değildi. Geçen kışa ait ne varsa, ölüm kayıtları, kayıp ihbarları, ne bulursam. Adamın bir izi olmalıydı bir yerde. Bu kentte bir insan ölüyor da hiç mi kâğıdı olmuyor.
Loştu içerisi. Tek bir lamba, o da titrek. Raflar tavana kadar, üstleri tozlu. Sayfa çevirdikçe toz havalanıyordu.
Aradığını bulamazsın.
Sesi arkamdan geldi. Sıçramadım, ama içim sıçradı. Döndüm. Karanlıkta, rafların arasında bir adam oturuyordu, bir sandalyede, sanki orada saatlerdir oturuyormuş gibi. Yüzünü tam seçemedim. İnce, uzun bir adam. Önünde bir masa, masada kâğıtlar, bir de hokka.
A: Çünkü o kayıt burada değil, dedi. Buraya giren her kayıt, birinin girmesini istediği kayıttır. Gerisi başka yerde durur.
N: Ne kaydı, dedim. Ben sadece eski bir evrak...
A: Geçen kış, balıkhane arkası, dedi.
Durdum. Elimdeki sayfayı bıraktım. Adam kıpırdamadı, sadece beni izledi. Gözleri loşlukta bile parlıyordu, ya da bana öyle geldi.
A: Korkma, dedi. Soran çok olur, bulan olmaz. Sen de bulamayacaksın. Ama sorman, başka bir şey. Soran adam iz bırakır. Sen iki aydır iz bırakıyorsun, farkında bile değilsin.
N: Sen kimsin, dedim.
Güldü. Kısa, sessiz bir gülüş.
A: Bana Mürekkep derler.
N: Asıl adın ne?
M: Asıl adım çoktan silindi. Burada herkesin asıl adı bir yerde silinir, oğlum. Sen de yenisin, seninki de daha mürekkebi kurumadan yazıldı. Belki bir gün silinir, belki silinmez. Bana kalırsa sen silinmeye yakın duranlardansın. O yüzden konuşuyorum seninle.
Ne diyeceğimi bilemedim. Adam masadaki kâğıtlardan birini eline aldı, ışığa tuttu, baktı, sonra geri koydu. Sanki benimle değil de kâğıtla konuşuyordu.
M: O gördüğün adamı merak ediyorsun, dedi. Kim olduğunu, ne yaptığını, niye öldürüldüğünü. Yanlış soru bunlar. Bu kentte adam niye öldürülür, bilmiyor musun. Çünkü birine lazım olmuştur ölmesi. Doğru soru şu: kime lazımdı.
N: Sen biliyor musun, dedim.
Bana baktı. Uzun uzun baktı. O an dost mu düşman mı, beni mi koruyordu yoksa bir yere mi çekiyordu, hiçbirini anlayamadım. Hâlâ da emin değilim.
M: Bilmek tehlikeli, dedi sonunda. Sormak ondan da tehlikeli. Ama en tehlikelisi, öğrenip de bir şey yapmamak. Sen hangisini göze alabilirsin, henüz bilmiyorsun. Git şimdi. Ben buradayım. Aramaya devam edersen, beni yine bulursun. Ya da ben seni.
Çıktım. Merdiveni çıkarken arkama bakmadım, ama ışığın hâlâ yandığını, adamın hâlâ orada oturduğunu biliyordum. O gece de uyumadım. Ama bu sefer adamın yüzü değildi aklımda. Bir cümle vardı. "Kime lazımdı." Demek mesele öldürülen değildi. Mesele, onu kimin istediğiydi. Ben yanlış şeyi merak ediyormuşum demek, ta baştan.
Bir hafta olmuştu arşivdeki adamı göreli. O bir haftada bir şey yapmadım, yemin ederim. Dar yola bile gitmedim. İçimdeki o iki taş duruyordu ama üstüne gitmedim, korkudan değil, Mürekkep'in lafı yüzünden. "Soran adam iz bırakır." Bırakmayayım dedim. Sustum, işime baktım, uslu durdum. Ama bu kentte uslu durmak da bir işe yaramıyormuş, çünkü iş işten çoktan geçmiş oluyor.
Avlu yine serindi. Agâh Bey yine gölgedeydi, yine kıpırdamıyordu. Karşısına geçtim, bekledim. Uzun süre konuşmadı. Sadece oturdu, o görmeyen gözleriyle omzumun yanındaki boşluğa baktı. İnsan kör bir adamın susmasından bu kadar rahatsız olur muymuş? bilmezdim.
A: Nazım, dedi sonunda. Düzen demekti, değil mi?
N: Evet.
A: İşine alışabildin mi?
N: Alıştım, dedim. İyi.
A: Güzel. Çarşıyı da öğrenmişsin diyorlar. Sokakları, geçitleri. Çabuk öğreniyormuşsun.
Bir şey demedim. Çünkü bu bir iltifat değildi. İltifat gibi söylenmişti ama değildi. Bir adamın çarşının geçitlerini ne kadar iyi öğrendiğini birinin fark etmiş, üstüne not düşmüş, Agâh Bey'e iletmiş olması lazım ki Agâh Bey bunu bana söyleyebilsin. Demek üstümde göz vardı. Demek baştan beri vardı.
A: Bak evlat, dedi. Sesi değişmedi, hep o ölçülü tokluk. Bu müessese tarafsızdır. Bilir misin tarafsızlık ne demek?
N: Taraf tutmamak, dedim.
A: Hayır, dedi. O dışarıdan görüneni. Tarafsızlık, bakmamayı bilmektir. Bir şeyi görmemeyi seçebilmektir. Ben mesela hiçbir şey görmem. Bunu bir kayıp sanırlar. Değil. Bu kentte en rahat uyuyan adam benim, çünkü gördüğüm hiçbir şey yok ki uykumu kaçırsın.
Durdu. Sonra başını hafifçe bana çevirdi. Görmüyordu ama tam yüzüme doğru çevirdi, ilk defa.
A: Sen de öğreneceksin bunu, dedi. Bazı şeyler görülür ama görülmemiş sayılır. Bir genç, mesela, bir akşam yanlış bir sokaktan geçer, bir şey görür. Akıllı olan ne yapar? Görmemiş sayar. Görmemiş sayarsa, o da görülmemiş olur. İkisi birden silinir gider. Kimsenin canı yanmaz. Anlatabiliyor muyum?
Kanım dondu. Çünkü hiçbir yerde balıkhane dememişti, dar yol dememişti, o akşam dememişti. Hiçbir şey söylememişti aslında. Ama her şeyi söylemişti. Kör bir adam, görmediği bir şeyi bana öyle bir tarif etti ki, o an anladım: bu kentte körlük bir şey görmemek değil. Körlük, gördüğünü göstermemek.
N: Anlatabiliyorsunuz, dedim. Sesim çıktı mı? emin değilim.
A: Güzel, dedi. Yine o yarım gülümseme, yüzünün üst yarısına çıkmayan. Git işine bak Nazım. Düzen ara. Bu kentin düzene ihtiyacı var, senin gibi gençlere ihtiyacı var. Yeter ki doğru şeylere bak. Yanlış şeylere bakanlar... onlara da iş çıkar tabii. Ama o başka iştir. Onu sen istemezsin.
Çıktım avludan. Bacaklarım kendi kendine yürüdü, ben yürütmedim. Dışarı çıkınca çarşının uğultusu çarptı yüzüme, o gürültü hiç bu kadar iyi gelmemişti, çünkü o gürültünün içinde insan kayboluyordu, görünmez oluyordu. Bir an orada, kalabalığın ortasında durdum ve düşündüm: demek geç kalmışım. Daha hiçbir şey öğrenmeden, daha adamın adını bile bulamadan, ben çoktan "yanlış şeylere bakanlar" listesine girmişim.
Ve şunu da düşündüm, istemeden: Agâh Bey bunları kendiliğinden mi söyledi, yoksa biri mi söyletti? Çünkü o ölçülü adam, o hiç boşa konuşmayan adam, bana bir uyarı vermek için fazla zahmete girmişti. Uyarı veren korkutmak ister. Korkutmak isteyen ise, hâlâ işine yarayabileceğini düşündüğün adamdır. Öldürmek istediğini korkutmazsın. Demek beni henüz silmek istemiyorlardı. Demek bir işe yarayabilirdim daha. Bunu bir rahatlama sandım o an. Sonra anladım, rahatlatıcı bir şey değilmiş. En tehlikelisi oymuş aslında. İşine yaradığın sürece yaşıyorsun bu kentte. Yaramaz olduğun gün...
Daha doğrusu korktum da, korku beni durduracağına ittiği yere itti. İnsan tuhaf bir hayvan. Bir kapıyı çalma diyorlar, o kapıyı çalmadan edemiyorsun. Hele bir de o kapıyı çalma diyen adam, kör bir adam, sana hiç görmediği bir şeyi tarif edebiliyorsa, o kapının ardında ne var diye merak etmemek mümkün mü? Agâh Bey beni korkutarak susturmak istedi, ama yanlış adamı seçti. Çünkü ben zaten kaybedecek bir şeyi olmayan biriydim. Korkuttuğun adamın yitirecek bir şeyi olmalı ki korku işe yarasın. Bende o yoktu.
O yüzden Mürekkep'i aramaya başladım.
Kolay olmadı. Arşive birkaç kez indim, boştu. Sandalye duruyordu, masa duruyordu, hokka duruyordu, adam yoktu. Bir keresinde masadaki kâğıtlara baktım, hepsi boştu, tek satır yazı yoktu üstlerinde. Adam koca bir adamı kâğıtlarla mı konuşturuyordu, yoksa o kâğıtlar bir gösteriden mi ibaretti, anlamadım. Sordum etrafta, dikkatli dikkatli, doğrudan değil. Arşivde biri var mı, yaşlı bir adam, ince uzun. Çoğu yüzüme boş baktı. Bir tanesi, eski bir nefer, sesini alçalttı.
A:Mürekkep mi? dedi. Sen onu arama. O seni arar, bulması gerekirse.
N:Kim o, dedim.
A:Eskiden kâtipmiş, dedi. Listeleri o yazarmış. Kimin kalacağını, kimin... neyse. Sonra bir şey olmuş, bir şey görmüş ya da yazmaması gereken bir şey yazmış, bilen yok. Kenara atmışlar. Ama atamamışlar tam, çünkü kafasında çok şey var. Öldürseler konuşur, konuştursalar tehlikeli. O yüzden öyle bırakmışlar, arada. Ne içeride ne dışarıda. Senin gibi.
Benim gibi dedi. O lafı da topladım. Demek ben de aradaydım. Ne tam içeride ne tam dışarıda. Daha bir buçuk ayık nefer olmuşum, çoktan o aralığa düşmüşüm.
O gece Mürekkep beni buldu. Tıpkı dediği gibi.
· · ·
Koğuşta herkes uyurken bir el omzuma dokundu. Uyanıktım zaten, son günlerde pek uyumuyordum. Karanlıkta yüzünü göremedim ama o olduğunu bildim, o kâğıt ve toz kokusundan.
M: Çağırdılar mı seni, diye fısıldadı.
N: Çağırdılar, dedim.
M: Kör adam mı?
N: O.
Sessiz kaldı bir an. Sonra, neredeyse memnun bir şekilde;
M: Demek ciddiye almışlar. İyi. Kötü değil bu. Adam çağırdıysa, demek henüz kullanışlısın. Tehlikeli olan çağırmadan halletmeleridir. Onu bir sabah uyanamayarak öğrenirsin.
N: Niye yardım ediyorsun bana, dedim. Ya da ediyor musun? Bilmiyorum sen dost musun, yoksa beni bir yere mi sürüyorsun?
Karanlıkta güldü. O kısa, sessiz gülüş yine.
M: Akıllısın, dedim ya. İkisini de bilmiyorsun, çünkü ikisi de doğru olabilir. Sana bir şey öğreteyim mi? Bu kentte dost diye bir şey yok. Çıkar var, kullanışlılık var, ortak düşman var. Ben sana yardım ediyorum çünkü senin sorduğun soru, benim de cevabını istediğim soru. Sen genç bir neferin merakısın, kimse seni ciddiye almaz, her yere girer çıkarsın. Ben ise işaretli bir adamım, iki adım atsam birileri sayar. Yani sen benim ayağımsın. Ben de senin aklın. Bu bir dostluk değil. Ama dostluktan daha sağlam. Çünkü dostluk biter, çıkar bitmez.
Doğru söylüyordu, biliyordum, ama yine de içime bir şey oturdu. İnsan kullanıldığını bile bile, en azından bir işe yaradığını duymak istiyor galiba. Yalnızlık bu kadar kötü bir şey demek.
N: Peki, dedim. O zaman söyle. Kime lazımdı o adamın ölmesi?
M: Daha oraya gelmedik, dedi. Önce sen bana bir şey getireceksin. Kör adamın yanına yine çağrılacaksın, eninde sonunda. Çağrıldığında, odasında bir defter var, kapağı yıpranmış, sırtı kırmızı. Onu açıp bakmanı istemiyorum, dokunmanı bile. Sadece duruyor mu? orada mı? onu söyle bana. Bu kadar.
N: Niye? Ne var o defterde?
M: Sorma alışkanlığın iyi, dedi. Ama her soru her zaman sorulmaz. O defterde ne olduğunu sana söylersem, sen de o listeye, benim adımın yanına yazılırsın. Şimdilik temizsin. Temiz kal biraz daha. Bana sadece duruyor mu? Onu söyle.
Gitti. Nasıl geldiyse öyle, sessiz. Sabaha kadar gözümü kapamadım. Çünkü artık bir işin içindeydim, ve bu işi ben seçmemiştim, ya da seçtim mi, onu bile bilmiyordum. Tek bildiğim, sırtı kırmızı bir defter vardı bir yerlerde, ve ben artık onu görmeden edemeyecektim. Tıpkı dar yol gibi. Tıpkı o adam gibi. Bana "bakma" denen her şeye bakmak, benim hastalığım galiba. Bu kentte de bu hastalığın bir tek sonu var. Onu da herkes biliyor. Ben de biliyorum. Yine de bakacağım.
Bir defter yüzünden adam kaç gece uyumaz, bilmezdim. Öğrendim.
Mürekkep'in tarifi aklımdan çıkmıyordu. Kör adamın odasında, kırmızı sırtlı bir defter, yıllardır orada, kimse dokunmaya cesaret edemez. Sadece yerinde mi duruyor, onu öğren demişti. Ama ben Mürekkep'i artık tam dinlemiyordum. O "bak ama dokunma" diyordu, ben dokunacağımı biliyordum. O "yerinde mi" diye soruyordu, ben açıp okuyacağımı biliyordum. Çünkü bir şeyin sadece yerinde olup olmadığını merak eden adam, zaten o şeyin içinde ne olduğunu merak eden adamdır. Arasındaki tek fark cesaret.
Agâh Bey'in odasına gündüz girmek imkânsızdı. Hep biri olurdu etrafta, hep bir göz. Ama gece başkaydı. Teşkilat geceleri seyrelirdi, nöbetçiler kapıda dururdu, içerisi tenha kalırdı. Birkaç gece kolladım. Agâh Bey akşamları odasından çıkar, avlunun öbür ucundaki bir odaya geçerdi, orada kalırdı sabaha kadar. Odası boş kalırdı. Boş ama kilitli.
Kilit benim için sorun değildi. Çeteci mahallesinde büyümüş bir çocuk için kilit hiç sorun olmaz. Eskiden, çok eskiden, başka bir hayatta, kilit açmak benim ekmek paramdı. O hayatı geride bıraktığımı sanıyordum. Meğer bu kent insana hiçbir şeyi geride bıraktırmıyormuş, en kötü huyun bile bir gün işine yarıyor.
Üçüncü gecede girdim.
· · ·
İçerisi zifiri karanlıktı. Mum yakmaya korktum, ışık kapının altından sızar diye. Karanlıkta el yordamıyla ilerledim. Oda sadeydi, bir kör için döşenmişti, fazla eşya yoktu, o yüzden aramak da kolaydı. Rafları yokladım, rahleyi yokladım, sandığı yokladım. Eli titreye titreye, kulağı kapıda, her tıkırtıda donarak.
Defteri rahlenin alt gözünde buldum. Sırtı kırmızıydı, parmaklarımla anladım, kumaşı yıpranmıştı, köşeleri dökülmüştü. Mürekkep "yerinde mi" demişti. Yerindeydi. İşim bitmişti aslında. Çıkıp gidebilirdim, Mürekkep'e "duruyor" der, temiz kalırdım. Bir an durdum. Sonra defteri açtım. Çünkü ben hiçbir zaman temiz kalan taraf olmadım.
Pencereden gelen soluk ay ışığına tuttum sayfaları. İsimler. Yüzlerce isim. Yanlarında tarihler, bazılarının yanında çarpı. Bir muhasebe defteri gibi soğuk, düzenli. Demek ölüm bu kentte böyle bir şeydi, bir satır, bir tarih, bir işaret. İçim ürperdi ama şaşırmadım. Beklediğim bir şeydi bu. Asıl beklemediğim, birkaç sayfa sonra geldi.
Geçen kışın sayfasına geldiğimde, orada birkaç isim vardı. Hangisi benim gördüğüm adamdı, bilemezdim, tanımıyordum ki onu. Ama bir satır gözüme battı, çünkü yanında çarpı yoktu. Çarpı yerine bir soru işareti vardı.
İsme baktım.
Nazım.
Benim adım. Yanında bir tarih, bu yılın sonu. Ve bir soru işareti.
Ay ışığı titredi, yoksa elim mi titredi, bilmiyorum. Bir daha baktım, yanlış okudum sandım. Ama hayır, orada duruyordu. Yüzlerce ölünün arasında, henüz çarpısı atılmamış bir isim olarak ben. O dar yolda öldürülen adamı aramaya gelmiştim. Onu bulamadım. Kendimi buldum.
O an çok şey anladım, ama hepsinden önce şunu: ben bu defteri kendi merakımla açtığımı sanıyordum. Değilmiş. Mürekkep beni buraya yıllar önce yazılmış bir tuzağa sürmüştü, ya da Mürekkep'i de birisi sürmüştü, kim bilir. Birisi benim adımı bu deftere yazmış, ve birisi bir gün benim bunu okumamı istemişti. Çünkü bir adamı en çok, "öleceksin" diyerek korkutamazsın. "Ne zaman öleceğine biz karar vereceğiz, sen otur bekle" diyerek korkutursun. Çarpı bir sondur. Soru işareti bir tasmadır.
Defteri kapattım, yerine koydum, tam bulduğum gibi. Dışarı süzüldüm, kapıyı kilitledim, koğuşa döndüm. Kimse uyanmadı, kimse görmedi. Ama içeri giren adamla çıkan adam aynı değildi. İçeri bir şey öğrenmeye giren bir çocuk girmişti. Dışarı, adı bir ölüm defterinde yazılı bir adam çıktı.
Sabaha kadar yattım, gözüm tavanda. Madem adım zaten orada, madem zaten o listedeyim, o zaman kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı demektir. En başta da söylemiştim, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikeli adamdır. İlk defa o tehlikeli adamın ben olabileceğimi düşündüm. Sıra bana gelmeden, o soru işaretini kimin koyduğunu bulacaktım. Ve bulduğumda, onun da yanına bir şey koyacaktım.