Reis yıllar önce burda günlük okurdum senide çok takip ederdim yıllar sonra bakayım birşey varmı diye girdim ve hala forum kullananları görünce duygulandım yakında pc yi yaptıracağım ozaman bende forum a birşeyler paylaşmayı düşünüyorum belki ilerde birliktede oynayabiliriz
Bildiğim Birşey Varki Oda Hiçbirşeyin Birdaha Eskisi Gibi Olmayacağıdır.
SikayetVar yazdı: ↑28 Şub 2025 17:56Sevgili günlük,
Oyunda hoşuma giden yerlerin görsellerini aldım ve o anı ölümsüzleştirdim.
Mansur Bey, Galata, Karaköy Bonmarşesi.
Fransız Geçidi - 1860 Cite Francaise.
Mansur beyi yıkıp senin heykelini dikmek lazım. Hele şu boya posa endama bak!
SikayetVar yazdı: ↑28 Şub 2025 17:56Sevgili günlük,
Oyunda hoşuma giden yerlerin görsellerini aldım ve o anı ölümsüzleştirdim.
Mansur Bey, Galata, Karaköy Bonmarşesi.
Fransız Geçidi - 1860 Cite Francaise.
Mansur beyi yıkıp senin heykelini dikmek lazım. Hele şu boya posa endama bak!
Tanımıyordum adamı. Hâlâ da bilmiyorum kim olduğunu. Eminönü'nde, balıkhanenin arkasındaki dar yolda, akşamüstü. Ben oradan geçiyordum öylesine, elimde bir şey yok, bir işim de yok. Üç kişiydiler. Adamı duvara dayadılar, biri bir şey söyledi, kısacık bir şey, duymadım. Sonra adam yere düştü. Bağırmadı bile. O kadar sessiz oldu ki, ben bir an gördüğüme inanamadım.
Sonra üç kişiden biri bana baktı. Yüzümü gördü. Ben de onun yüzünü gördüm. Hiçbir şey yapmadı. Bağırmadı, kovalamadı, bıçak çekmedi. Sadece baktı, sonra döndü gitti. Sanki beni hiç saymıyordu. Sanki gördüğüm şeyin bir önemi yoktu, ne ben ne de o adam bir şey ifade ediyorduk.
İşte beni asıl rahatsız eden o oldu. Ölüm değil. O bakış. Bir şeyi öyle rahat, öyle açıkta yapıyorsun ki, şahit bile umrunda olmuyor. Çünkü biliyorsun ki şahit bir şey yapamaz. Kime gidecek, kime anlatacak. Teşkilat'a mı?
O gece eve gittim, uyuyamadım. Ertesi gün de uyuyamadım. Adamın yüzü değil aklımda kalan, öldürülenin de değil, o bakanın yüzü. Çünkü o yüz bana bir şey söylüyordu, dilsiz ama net. "Sen bunu gördün ama hiçbir şey değişmeyecek." Ben de bunu kabullenemedim galiba.
Soruşturmadım. Soramazsın ki. Kime soracaksın. Ama içimde bir şey kaldı, küçük bir taş gibi. Kimdi o adam, ne yapmıştı, niye öldürdüler, kim öldürdü. Bunu öğrenmek istiyordum. İstemiyorum diyordum kendime, boş ver diyordum, sana ne diyordum, ama akşamları o dar yoldan tekrar tekrar geçiyordum. Hiçbir şey yokmuş gibi. Öylesine.
İki ay sonra Teşkilat'a yazıldım.
Kendime dedim ki, iş işte, ekmek parası, herkes yazılıyor. Doğru da. Ama doğru olan tek şey o değildi. İçeri girersem öğrenirim diye düşündüm. O üç adam Teşkilat'tan mıydı, değil miydi, bilmiyordum. Ama bir şey biliyordum: bu kentte birini öyle sessizce, öyle rahat öldürebiliyorsan, ya çok güçlüsündür ya da güçlünün adamısındır. Ve bu kentte güç tek bir yerde toplanmıştı. Tarafsız diyorlardı oraya. Kutsal diyorlardı.
Ben de o kutsal yerin kapısından girdim. On sekiz yaşındaydım. Öğrenmeye geldiğimi kimseye söylemedim, kendime bile.
· · ·
Avlu Mısır Çarşısının önündeydi. Çarşının gürültüsü duvarın öbür tarafında kalır, içeri ancak uğultusu gelirdi. Taşlar serindi. Güneş günün belli saatinde, belli bir açıyla girerdi, gerisi gölge. Adam da gölgenin tam ortasında otururdu. Işığa ihtiyacı yokmuş gibi. Yoktu zaten.
A: Merhaba dostum.
Sesi kalındı, ağır ağır konuşuyordu. Kelimelerin arasına boşluk koyardı, sanki her birini ayrı ayrı yerine koyuyormuş gibi.
A: Eminönü'nün güvenliğini yıllardır tarafsız bir şekilde sağlayan bu kutsal müesseseye hoş geldin önce. Cesaretin takdire şayan.
Tarafsız dedi. Kutsal dedi. Ben de o iki kelimeyi duyunca balıkhanenin arkasındaki o dar yolu hatırladım. Belli etmedim. Yüzüne baktım, zaten bana bakmıyordu. Omzumun biraz solunda bir yere bakıyordu, boşluğa. Sonra alıştım buna. Agâh Bey insanın yüzüne değil, yanındaki havaya bakar. Gözü vardı, açıktı, ama içi boştu. Süt gibi bir perde inmişti.
Görmüyordu. Bunu herkes bilirdi. Eski bir hikaye anlatırlardı, bir yıkıntının altından sağ çıkmış, gözlerini orada bırakmış diye. Doğru mu bilmiyorum. Ama şunu düşündüm o an: kör bir adam tarafsızlığa nasıl bakar? Belki de en iyi o bakar. Görmediğin şeyi kayıramazsın. Görmediğin şeye şahit de olamazsın.
A: Adın?
N: Nazım.
Bir an durdu. Çok kısacık. Belki bir şey değildi, ihtiyar nefes almıştır. Sonra adımı kendi kendine bir daha söyledi, tadına bakar gibi.
Bir şey demedim. İçimden, hayır dedim, ben düzen aramaya gelmedim. Ben bir gün gördüğüm bir şeyin doğru olup olmadığını anlamaya geldim. Ama bunu ona söylemedim. Bu kentte insan susmayı konuşmaktan önce öğreniyor. Ben daha o gün öğrendim.
· · ·
Beni kaydeden adam jandarmaydı. Genç, sıkkın bir herif, avlunun kapısında nöbetteydi. Adımı deftere geçirdi, yazarken dudaklarını oynatıp harfleri tek tek söylüyordu, yazı yazmak ona da yeni öğretilmiş gibi. Bir bıçak verdi, bir de içinde üç beş kuruş olan kese. Verirken yüzüme bakmadı.
J: Bunlar lazım olur sana.
Sonra, daha alçak sesle, kendi kendine konuşur gibi:
J: Herkese oluyor.
O lafı da çok düşündüm sonradan. Herkese oluyor. Ne oluyordu herkese, bıçak mı lazımdı, para mı, yoksa başka bir şey mi, daha adını koyamadığım bir şey mi. Defteri kapattı, sırtını döndü, bayrağa baktı. Konuşma bitmişti.