Revizyon- Devam

İKV için yazdığınız hikayeler, şiirler veya kurgusal eserleriniz
Cevapla
EbdSr
Salgın Koruyucusu
Salgın Koruyucusu
Mesajlar: 16
Kayıt: 16 Oca 2019 23:53

Revizyon- Devam

Mesaj gönderen EbdSr » 21 Oca 2019 04:01

İnsan, her gün her dakika göz önünde bulunanlara duyarsızlaşmaya meyilli olsa da en çok da adeta bünyesine dahil olan bu sıradanlıklara inanıyor olsa gerek. Alışılagelmiş dünyada her gün karşılaşılmayacak olağan üstülüklerin çığrından çıktığına şahit olmak, şuurum vazifesini tastamam yerine getirirken rüya görmek gibi. Kendime gelmek isterken beraberinde kendimi tanıdığım o dünyanın değiştiğini öğrenmek hayret verici. Sanıyorum en azından kapana kısıldığım bu girdaptan uzaklaşmak biraz rahat nefes aldırır. Yakayı kıl payı kurtardığım bu şerli sırrı tek başına taşımamdan doğan yalnızlık hissi geçmişine ve bugününe yabancı birinin kalbini bataklığa çekmeye kafi derece karanlık. Gördüklerimi Agah Efendiye rapor edip bu işi bir an önce başımdan atmalıyım. Lakin sona yaklaştıkça omuzlarıma daha çok yük biniyor, sanki bu dibi meçhul kuyudan su içenin tek çaresi ya hepsini bitirmek ya çatlayacağı kadar dibini görmek. Adımlarımı hızlandırıp camiye yöneldim. Jandarmaların bütün vücutlarını gizleyebilecek derinlikte kazılan siperler önceki gibi güven verici durmuyordu. Acil bir durum karşısında insanların avluya yığılacağı düşünüldüğü vakit antrepo ve sahil cephesinden çıkagelecek düşmanları henüz yaklaşmadan yere sermek için gayet yerinde bir tedbir olsa da kendini sis perdesinin arkasına saklayabilen bir düşman topluluğu karşısında bir facia yaşanması işten bile değil. Avlunun merdivenlerine vardığımda bunları düşünmenin benim üstüme vazife olmadığını yapmam gerekenin karşılaştıklarımı bildirmek olduğunu hatırlatarak kafamı dağıtmaya çalıştım. Agah her zamanki köşesinde dikilmiş etrafı kolluyordu. Adımlarımı duyduğuna emindim ama nasıl bizler nasıl her fark ettiğimiz insana dikkat kesilip haddinden fazla ilgi göstermiyorsak Agah Efendi de aynı tevazu tavrıyla yeterince yakınına girmeden bana yönelmedi. İç dünyası darmadağın bir insan için dışarıdakilerin adabı muaşeret tavırlarının pek bir tesir ediciliği kaldığı söylenemez ama bu haldeyken dahi sık rastlanmayan şartlarda sergilenen bu özel inceliği görmenin bir anlığına içimde uyandırdığı hazzı inkar edemem. Agah bey, belki de yıllarca görme duyusunun olmadığı bir dünyada yaşarken insanların kusurlarını görmezden gelmek mecburiyetinden kaynaklı iki yüzlü denilebilecek ama karşıdakini mahçup olmaktan kurtaracak nezaket yükünden arındığı için hal ve tavırları son derece esrarlı bir o kadar kesif bir manzara arzediyordu. Başımdan geçenleri bir bir anlatmaya başladım ama sanki bu göreve yollanmamı borçlu olduğum söylentileri doğrulayacağım çoktan ona malumdu. Duru jest ve mimikleriyle beni sonuna kadar dinledikten sonra elime bir miktar para ve cam şişeye istiflenmiş, suyunun süzüldüğü ot parçacıklarının dibinde yüzdüğü birkaç şişe ilaç tutuşturdu. Ona, peşine düştüğümüz şeyleri ıspatladığımı gösterme gayretimi geçersiz kılan tavırlarıyla şimdilik istirahate çekilmemi harekete geçmek için etraflıca bir plan kurulması gerektiğini bu iş için mümkünse bir dahaki sefere bir kaç kişi daha ayarlaması gerektiğini söyledi. İtiraz etmek için fırsat vardı ama bu kafamdaki soruları kararlaştıracak vaktim yoktu, böyle bir vazifeye önce geri durup sonra talip çıkmakla pek güven verici bir duruma düşmezdim. Keşke mecbur bırakıldığım durumdan rahatsızlığımı hızlıca anlamlandırıp düşünmek için üslubunca müsade alabilseydim. Başımı hafifçe öne eğip müsaade istedim, Allaha ısmarladık… Gerisin geriye geldiğim taraftan çıkmak pek uygun olmazdı, karşımda kalan kapıdan çıkıverdim. Merdivenlerden inerken kendimden başka bir yük taşımamanın rahatlığına erdiğimi fark ettim, geçici de olsa üzerime düşeni yapmış olmanın beni rahatlatması beklenilir bir durumdu ama asıl içimdeki buzları çözen buraya geldiğimden beri beni ilk defa karşılayan, bulutların kasvetli perdelemesinden sıyrılıp siyah tonlarla kafa kafaya yarışarak yeri sarıya boyayan güneşin ışıkları oldu. Eger bu mahalleye ziyaretimi gördüğüm rüyayla başlatırsak ilk defa aceleci ve tedirgin hissetmeme gerek kalmadan sokaklarında dolaşabilecektim. El çırpmayı andıran kanat şakırtılarıyla beni her seferinde germeyi başaran kuş sürüleri, bu kez kasvetli bir bakış taşıyan gözler misali beni hüzünlendirmiyor, heyecandan yerinde duramayan hareketlilikleriyle, içime yayılan ferahlığa eşlik ediyordu. Bir tiyatro oyununun bittiğini ilan eden selamları andıran edasıyla bir memur disiplini (!:) ve mimiksiz bakışlarıyla yoldan geçenleri selamlayan kahverengi, demode takım elbiseli adamın ilginç çabasını çaktırmadan izleyerek bankaya vardım. Ellerini fazlaca kullanarak bir aksilikle karşılaştığı ısrarcı tavırlarından belli olan müşteriye izahat veriyordu. Bir yandan sıklıkla muhattabından kaçan gözlerinin birilerinin yolunu gözlüyor gibi bir hali vardı. Müsait olmadığı düşüncesiyle oralı olmadan geçip gitmeye karar vermiştim ki görüş alanımdan çıkar çıkmaz bankacı sesleniverdi. Bankanın önünü bir pazar yerine çeviren kalabalığın( evet o eski günler) uğultusu ilk anda bana seslendiği konusunda şüpheye düşmemi sağladı ancak arkamı döndüğümde göz göze geldik, bankacıyı oyalayan müşteri de yerinde yoktu. Bana doğru bir adım attı ki mayına basmış gibi olduğu yere çivilendi. Saklambaç oyununda kale başından ayrılmak istemeyen çocuklar gibi ne zaman boy göstereceği belli olmayan müşteri akınını içeri sızmadan durdurmak için yerini terk etmemesi elzemdi. Son münkaşadan kaynaklı gerginliğin de etkisiyle gitgide sıklaşan nefes alış verişleri, zaten rotasını belirlemediğim tabanvay turunun ilk durakta bittiğinin habercisiydi. Yanına vardığımda sadece bana duyurabileceği bir sesle mektubu ışık hanım diye bir hanfendiye iletmemi rica ederken halime teyzeden siparişini verdiği çiçekleri de yanıma almamı tembihledi ve kestirme yolu tarif etti. Kırışmaması için mektubu elimde taşıyarak bankanın hemen yanı başında seyyar satıcılık yapan halime teyzenin yanına vardım. Bir şey sormamı beklemeden bana bir demet çiçek uzatıverdi, elimdeki mektup durumu yeterince açık ediyor olmalıydı. Bir elimde mektup bir elimde çiçek demeti, çay tepsisini devirmemeye çalışan bir çocuğun robotsu hareketleriyle yola koyuldum, yıpranmamaları benim için öncelikliydi. Kalabalıktan uzaklaştıktan sonra hareketlerim doğal seyrine dönmeye başlamış, dizlerime ve dirseklerime kancalanan ağırlık azalıyordu. Bankanın sağından geçip sola devam ettim, bir sonraki sağdan girdikten sonra yolu yarılamış olacaktım. Bu ıssız sokaklarda bir robot gibi davranmam kimsenin umrunda olmazdı, yine de çiçek ve mektupla boy göstermekten pek hoşlandığımı söyleyemem. Sağa döneceğim sokak yavaş yavaş görüş alanıma giriyordu ki peş peşe yere çarpan gittikçe şeddetlenen ayak sesleri birinin bulunduğum yöne depar attığını haber veriyordu. Sakin olmalıydım ama bir kazayı önlemek için nereye yanaşmalıydı, bir bayan olduğunu fark ettim, binaların bitişiğindeki kaldırımın üzerinden geliyordu. Kaldırımdan devam edeceğini umarak yolun ortasına kadar çekildim. Fakat virajı alamayan kadın son anda bana çapmakan kurtularak yanımdan geçip gidiverdi. Elinde, sanki birine takdim eder gibi göğüs hizasında tutmaya özen gösterdiği çiçeklerle dikilen bir adam ve ardında ona hiç bakmadan aksi istikametinde koşan bir kadın, görüldüğü gibi değildi ancak giriş ve gelişmeden habersiz bir seyirci için alegorik bir yaklaşımla, yeşilçamın mübala derecesinde duygusal tepkilere yer veren sahnelerinden faksız. Ucuz atlattığımı düşünerek tedbirli adımlarla yoluma devam ettim, caminin güneş gören cephesinde doğum sancısı çeker gibi serildiği yerde kıvrılan sarı tonlardan eser yoktu. Ayağıma takılan taşı tekmeleyip kaldırıma yuvarlamak isterken koro halinde kulaklarıma taciz eden bir sesle irkildim. İrice bir taş zannettiğim kanlı canlı bir , ve onun yardım çığlıklarını duyan arkadaşları gözle takip etmesi namümkün eklem bacaklarını dokunduğu yerden ses çıkartan bir hızla üstüme koşuyordu. Koşarak izimi kaybettirmeliydim, bu kez gerçekten bir taşa takılmış olacağım ki tepe taklak Yeşilçam oyunculuğunu andıracak kadar fazlaca silindir gibi yerde sürüklendim. Üstüm başım can çekişen akreplerle sarılıydı. Karşıdan üzerime yağan buz ve alev kütlelerinden kurtulmak için ellerimi yüzüme kapadım. Akrep sesleri birer birer kesiliveriyordu. Bu esnada mektup çiçek demetinin içine saklanarak yıpranmaktan kurtulmuş ancak çiçek yapraklarının yarısı yaprık döken ağaç gibi yere saçılmıştı. Hayatım kurtulmuştu belki ancak elimdekiler ve üstüm başım temizliğin ne olduğunu unutan bir meczubu andıracak kadar yıpranmıştı. Hayatımı borçlu olduğum büyü ustası, tecrübeli biri olmalıydı ki pek de canım pek de yanmadan bu işi atlatmıştım. Ayağa kalkmama yardım etti, teşekkür ettim ve acelem olduğunu söyleyerek müsaade istedim. Sakin bir konuşma hızında çiçekleri göstererek yine de pek ümitlenme dedi, açıklama yapacak vaktim yoktu, belki bir daha hiç karşılaşmayacağım birinin nezdinde imajımı düzeltmem pek de önemli değildi. Bir teşekkür ifadesi daha ekleyip ederek yola koyuldum. Nihayet meteor girişine varmıştım, aslında komutanla tanışmak için sabırsızlanıyordum ama karşısına böyle bir imajla çıkmak istemezdim. Ve kendime yakıştıramadığım bu halde bir gönül işi için elçi durumundaydım. Eskiden elçiler temsil ettikleri devletin gücünü göstermek için en pahalı kıyafetlerle kuşatılıp en kıymetli mücevheratı hediye olarak götürürlermiş. Ama bu iş, zor kullanmaya değil tatlı dille çözülecek bir iş olduğu için yaptığım fedakarlıklar artı puan bile alabilirdi. Işık hanımın olduğu sokağa varmış bulunuyordum. Altını üstünü son bir kez yoklamak için , akrep kanına bulanmış bir çiçek demetini vermektense eli boş gitmek evla olsa gerektir, çiçekleri yukarı kaldırmamla kafamın üstünden geçen saçmaların gözümün önünden düşerek yere çakılması bir oldu. Umut… Bir başkasınden emanet umudun ellerimde paramparça olduğunu görmek… Hayır bu umut kırılmasından başka bir şeydi. Kim sokağında çiçek taşıyan bir adama ateş ederdi ki? Akrep hezimetinden kurtulmamda bana yardım eden büyücünün bakışlarını anımsayınca, imalı mesajı şimdi anlam kazanmıştı.

EbdSr
Salgın Koruyucusu
Salgın Koruyucusu
Mesajlar: 16
Kayıt: 16 Oca 2019 23:53

Re: Revizyon- Devam

Mesaj gönderen EbdSr » 28 Oca 2019 13:02

Etraftakilerin her gün karşılaştıkları bir olayı yatıştırmaya çalışıyormuşçasına bakışlarına rağmen bu benim olmasını beklediğim son şeydi. Çiçeklerle uğurlanan bir elçinin kurşunlarla geri çevrilmesi olağan üstü bir haldi ve olağan üstü bir diplomasi izlemek lazımdı. Hem aşığın gururu hem maşuğun kini hafife alınamazdı. Ne yapıp edip vaziyetten bir avantaj devşirmeliydim. Üstelik arkamı dönüp hiçbir şey olmamış gibi davranmayı gururuma yediremezdim. Bu ihtarda, ileri gidersem bu kez saçmaların etime isabet edeceğini iması gizli olsa da aynı zamanda kasıtlı olarak ıskaladığı tartışma götürmezdi. Kimse ilk defa karşılaştığı birini gündüz gözü öldürecek kadar hesapsız olamaz. Ağır adımlarla beni yoklayan kalabalığı geçip hiç bir şey olmamışçasına Işık Hanım ın yanına yaklaştım. Blöfünü sürdürüyordu ancak bu davranışıyla çok ileri gittiğini o da fark etmiş olacak ki istese de az önce canını tehlikeye attığı adama karşı aynı kararlı tavrı takınmakta bocalıyordu. Varlığımı ona bir nebze kabul ettirmek maksadıyla hemen konuya girmek istemedim, üstüme saçılan çiçek yapraklarını elimin tersiyle çırpıverdikten sonra pembe tüle sarılı çiçeklere bir çeki düzen verip reddetmesini zora sokacak bir uyanıklık ederek hızlıca ona doğru uzattım. Afallayarak, biraz kişisel alanına yönelen ufak tehdidi durdurmak ister gibi elini kaldırdı ve bu küçük teklifimi kabul etmiş bulundu. Çiçeklerin arasına sıkıştırdığım mektubu yanlış anlaşılmak istemediğimi belli eden naif bir tavırla çıkarı verdim. Kurşunlardan payını almıştı ve son dokunuşumla elimden kan izleri bulaştı, ince bir detayla mektup süslenmiş oldu. Artık okunacak hali yoktu ama içinde yazanların çok da bir önemi yoktu ne de olsa zarfın içindekiler bu çevrede sağır sultana malum olmuştu. Dolaylı yollarla kendimi kabul ettirdiğim bu ziyaret ki az daha canımdan oluyordum amacına ulaşmış, tuzak tam anlamıyla tersine işlemişti. Bu sessiz diyaloğu ruhunu bozmadan sonlandırmak adına başımı öne eğerek sessizce müsaade aldım. Bankacının ufak da olsa bir umudu olabilirdi. Tevazu ile ayrılarak Işık Hanım ın gururunu harekete geçirmeden oradan uzaklaşmak ve hisleri tazeyken düşünmesi için onu daha fazla oyalamamak düşüncesiyle arkamı dönüp geldiğim yönden yola koyuldum. Akıl ve irade cephesinde kazandığım bu savaşın mağrurluğu üstüme çökmüş, tevazu planlarımı zora sokuyordu. Bıyık altından okunan hayran kalmış yüz ifadeleri arasında elim istemsizce kılıcın kabzasına çarpıverdi. Az önce üzerime ateş açılmıştı ve kazara ortaya çıkan bu görüntünün çağrıştırdıkları hiç de hoş değildi. O ana kadar işleri iyi ediyordum halbuki ama o panikle ayağımı yere sürterek durakladım ve yatağan yere çarpıverdi, avcum zemine dönük, parmaklarım üzerine gelen arabayı durdurmak isteyen bir kazazedenin son çabalarını andıran vaziyette açılıverdi. Bir gerginlik olduğunu sezen ama bunu neye hamledeceğini bilemeyen kalabalık da benimle birlikte gerildi. İçimden Işığın bu yaşananları görmemesini umarak hızlıca yere eğildim, kılıcı alırken ardıma çaktırmadan bir bakış attım. Bütün bu kargaşanın odağındaki Işık Hanım çevredekilerin aksine başka bir yöne bakıyor ve yanılmıyorsam gülümsemeye çalışıyordu. Kılıcı keskin yerinden tutarak kaldırdım ve tekrar belimdeki kuşağa taktım. Kendini çok göstermediği, olay mahaline hakim bir noktadan olayları takip eden komutanın temkinli ve sakin bakışları yıllarca girdiği sayısız çatışmanın izini taşıyordu. Ve sükunu ilk bozan ben olmasam da onlara Işık Hanımın deli dolu hareketlerinden daha yabancıydım ne de olsa. Komutanla böyle bir tatsızlık nihayetinde tanışmak istemezdim ama fırsat önümde dururken bu faslı ertelemek de istemiyordum. Yanına vardığımda komutan olduğum yönü sezen gözlerini doğruca bana dikti. Muhabbeti benim başlatmamı beklemeden lafa girdi - Uslu bir çocuğu benzemiyosun, ilk defa göründüğün bir yerde çok fazla gürültüye neden oldun. + Habluki niyetim bu değildi, yalnızca bir kez umursadığımı boş vermek hoşuma gitmiyor ama öyle de denebilir. – Bence mahsuru yok, kurtadamların dört ayaklı hayvanlar gibi ulumalarındansa biraz silah sesini yeğlerim. + Öyle, değil mi? Baş gösteren bilindik bir tehdit, kimsenin nereye varacağını kestiremediği sırlı bir sonun yaklaştığını ihtar eden belki ıspat eden efsunlu çığlıklardan yeğdir. + İyi bildin. Hiç karşılaşmadığım bir adamı tanımak benim için iki adım mesafesinde. İlki ayak üstü de olsa samimi bir sohbet ve sonuncusu işin ucunda biraz kan akack küçük bir mücadele. Eğer geldiğin yolun devamında gar çevresinde çeteci faaliyetler yürüten fare adamları tepeleyebilirsen İstanbulu kıyamet ile tehdit eden necis itlerin sesini tekrar üreyene kadar olsun keseceğimiz ava katılmanı sağlayabilirim. Agah Beyin kulağına gitmezse tabi. + Hallolmuş bilin…
Demek zaman zaman Eminönü merkezinde duyulan ulumaların kaynağı eminönünün sınır hatlarına kadar uzanıyordu. Bu mesafeden uğursuz sesleriyle şehrin huzurunu taciz edebildiklerini düşününce kurtadamlar gözümde daha da büyümüştü. Ama sırası değil, yürürken insanın ayağına bir diken batsa birkaç adım sonra düşeceğini bildiği yılanlı kuyudan daha çok umrunda olur. Gar göründüğü vakit cadde boyu varlığından şüphe ettiren ama bir türlü duymazdan gelemediğim leş kokuya dair sorgularım sıklaşmıştı, bir farkla, bu kez tartışılır tarafı yokluğuydu. Seyir halinde, parmaklıkların ardına gizlenen yapıların göze bir görünüp bir kaybolması gibi. Acıkmak dışında midemin bana ait fakat özerk bir parçam olduğunu hatırlatan bulantı hissi de cabası. Belki de uzaklara azar azar sinen koku kaynağına yaklaştıkça algılarımın sınırlarını aşacak derecede yoğunlaşarak odaklanmamı engelliyordu. Ciyaklamayı andıran bir uğultu dikkatimi çekti. İlerledikçe gürültü şiddetleniyor, harfler ve kelimeler daha seçilir hale geliyordu. Fare adamlar nihayet görüş alanıma girmişti. Kendimi fark ettirmeden konuşmalarını rahatça duyabileceğim mesafedeki bir ağacın arkasına gizlendim. Fare adamlar arasında bir gruplaşma yaşanmış, karşılıklı atışmalar sürüyordu. Kendilerine has gırtlak yapılarının müsaade ettiği kadarıyla insan dilini taklit eden konuşmaları anlaşılacak gibi değildi, en azından ilk defa şahit olan biri için. Ancak yan taraflarına sıra sıra dizdikleri, canlı canlı kazığa geçirilmiş, zar zor kıpırdayarak fısattan istifade canını kurtarmaya çalışan kertenkeleler, silahlarını göstere göstere savurdukları tehditkar el kol hareketlerinin sebebi olsa gerekti. Karşımda kalan ve sayıca daha kalabalık görünen grubun lideri özgüvenle rakibinin üzerine doğru bir adım attı. Ard arda birkaç el sıkılan yarı otomatik tabanca sesini andıran bir ritimde, hiç bir kelimeyi çağrıştırmayan ve tam anlamıyla doğasından gelen peş peşe bir kaç çığlık atıp elindeki bıçağı rakibinin çenesine saplayıverdi. Boğazından kan fışkıran öleceği ve kesin görünen grup lideri, elini geri çekmek isteyen rakibinin bileğini sıkıca kavradı ve gözlerinin içine bakarak havaya bir el ateş etti. Böylece çatışma başlamış oldu. Karşımda kalan fare adam grubu koşar adım hücuma geçmiş ancak diğerleri, aksine geriye doğru temkinli adımlarla rakiplerinden uzaklaşıyor ve can havliyle üstüne çullanan düşmanların kendine ulaşmasına izin vermeden yere seriyordu. Demek kavga bıçaklılar ve nişancılar arasında çıkmıştı. Benim için bulunmaz bir fırsattı. Varlığımı hissetirmeden hızlıca uçak enkazının ardına mevzilenip bıçaklı ve kalabalık grubun rakiplerine ulaşmasını bekledim. İki tarafın da sayıları iyice azaldığında balıkçıdan aldığım tekatarın yardımıyla gizlendiğim yerden kolayca bu işi bitirebilirdim. Fare adamlar birer birer yere serilirken silahımı hazır ettim. Düşmanın, ucuz hesaplar sonucu zuhur eden hesapsız bir öfkeyle yoldaşlarına saldırması ve karşıdakilerin hayatta kalmak, ölmek arasında hiç düşünmeden seçimlerini yapıp karşılık vermesi… Göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda gelişen hadiseler sonucu, aksilik çıkmazsa bir o kadar daha zaman sonra hepsi toprak olacaktı. Bu kadar kalabalık bir orduyla tek başıma işim hayli zor olurdu, çok değil 10 dakika once burada olabilsem, karşılaştığım aksiliklerin biri bile yaşanmamış olsa kertenkele avı için bir araya gelmiş fare adam çetelerinin hepsiyle aynı anda göğüs göğüse yüzleşmek zorunda kalabilirdim, bu durumda bana düşen övgü payı krizi ustalıkla fırsata çevirmeyi bilmek sayılabilirdi. Nihayet koca bir gruptan geriye iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar fare adam ayakta kalıvermişti. Çatışmanın sonlanması halinde kolayca farkedilebilirdim. Sırtımı uçağın gövdesine dayayıp cüssemi kanadına gizleyerek menzilli silah kullanan fareadamların en geride kalanına nişan aldım. Böylece farkedilene kadar sayılarını iyice azaltabilirdim. Hemen önünde duran bıçaklı neye uğradığını şaşırdı, duruma uyanmasına fısat vermeden diğer tabancalıları da indirdim. Fare adamlar, ramak kala ellerinden avının alınması ve neler döndüğünü anlayamamanın şaşkınlığıyla öfke çığlıkları atmaya başladılar. Risk almaya karar verdim. Bu benim için iyi bir tecrübe olacaktı. Her karşılaşmamızda işimin bu kadar kolay olmasını bekleyemezdim. Tedbiren diğer elime yatağanı alarak açığa çıktım. Üzerime koşuşturan fare adamların ikisini indirmiştim ancak ben farkedemeden hemencecik etrafımda bitiverdiler. Bir grup fare adamın arasında kalmak akıllıca olmamıştı. Önce davranan ben olmalıydım. Yatağanı savurarak tek hamlede soluma geçen fareadamın göğsünü ikiye ayırdım ve arkasına geçtim . Yere yıkılmasına izin vermeden kendime siper ederek iki bir kaç kurşunla arkadaşlarının işini bitirdim. Tek atarı elimde debelenen fare adamın saç yogunlugunda kıl kaplı ensesine sıktım. Onlarca fare adam 3 metrekarelik bir alanda sere serpe yatıyordu, kertenkeleleri gören yedikleri bir şeyin onlara dokunduğunu düşünebilirdi. Arkadaşlarını kendime kalkan ettiğim esnada nişan almaya çalışırken aldığım bir kaç sıyrık da olmasa bu işi kendi başıma hallettiğime ne kimse inanırdı ne de ben inanarak bu durumu rapor edebilirdim.

EbdSr
Salgın Koruyucusu
Salgın Koruyucusu
Mesajlar: 16
Kayıt: 16 Oca 2019 23:53

Re: Revizyon- Devam

Mesaj gönderen EbdSr » 31 Oca 2019 05:14

İşin zor kısmı hallolmuştu ancak asıl uğraş şimdi başlıyordu. Bu kadar cesedi öylece yüzüstü bırakıp gidemezdim. Fareadamların yaydığı, sağken fizandan duyulan leş kokusu, cesetleri çürüdüğünde nasıl bir hal alır akla hayale sığmaz. Bir zamanlar dişinden tırnağından arttırarak gara yakın diye fiyatının üstünde meblalar ödeyip civardaki apartmanlara yerleşenler, kimi felaketten evvel kimi meteor yağmurlarında evini barkını kaybedip garı mesken belleyenler, geri dönmenin heycanı üzerlerindeyken bu manzarayla karşılaşırsa, geri kalan bir avuç insandan azımsanamayacak bir kısmının kalbinde inançsızlık tohumları ekilirdi. Son arbedede fare adamların kısa kollarının elverdiği hareketlerle savurdukları kıl çakıların ceketimin kollarında bıraktığı izler, yeni yeni kesiklerden sızmaya başlayın kanla bulanmış, sökülen dikişlerin yer yer yaralarıma temas etmesi, acısından bahsetmeye değmez ama ayakta durmayı zorlaştıracak derece kuvvetli hisle omuriliğimi kısmen felç ediyordu. Yaralarımı temizlemek için garda su bulabileceğimi umarak, adeta içerisiyle dış dünyayı birbirinden ayıran zift renkli camdan yapılma gar kapıların yanına vardım. İçeriyi görebilecek kadar kafamı uzatıp sağ solu kolaçan ettim. Ortalığın kızışacağını anlayan bir uyanık ben gelmeden evvel gara gizlenmiş olabilirdi. Kimseyi göremeyince rahat adım gara kapağı attım. Tekinsiz sokaklarda gündüz gözü dolaşmaktansa karanlık da olsa kapalı bir mekanda olmak, sığınma hissi uyandırıyordu. Yine de yalnızlık tedirgin ediciydi. Sinsice gırtlağıma çöken yalnızlık karabasanına hiddet göterisiyle galebe çalmak ve her ihtimale karşı hala benden saklanmayı sürdüren bir tehlike varsa açığa çıkarmak için gözüme kestirdiğim olası siperlere ateş etmeye başladım. İlk kurşunu tam karşımda duran raflara sıkıverdim, bir tavşanın zıplamasını andıran can havliyle, kambur pozisyonda saat yönünün tersine koşmaya başlayan fare adam, ezbere bir kombinasyonla o harekete geçmeden koşu yolundaki rafa ateş edince olduğu yerde kala kaldı. Bağırarak durmasını emrettim. Çevik adımlarına rağmen fıtratından gelen başı öne eğik duruşu ve sivri yüz yapısı onu panik ve sanki her an ayakları birbirine dolanacakmış gibi gösteriyordu. Silkindi ve arkasına yaslandı. Tek bir hareketiyle az önceki görüntüsü tamamen değişmiş, karşımda sanki toprak olmaya peşinen razı gözü kara bir heykel dikiliyordu. Bir heykele yakışacak kadar hareketsizdi, gözleri dahi minim kıpırdamıyordu. Rüzgarın etkisiyle bir sağa bir sola oynayan korkuluk umarsızlığıyla öne arkaya eğilip doğrulmasına sebep veren nefes alış verişleri olmasa taş kesildiğine inanabilirdim. Gerçi derdi bu değildi. Kayıtsızlığıyla neredeyse beni zaptecekti. Küçük oyununu bozmak için ileri bir adım attım. Kısık ama rahatça anlaşılır bir konuşmayla -Ne istiyorsun? dedi. Ne istediğimi bende bilmiyordum ama canını almak isiyorsam çoktandır elimde olan fırsatı bir an önce değerlendirmem gerekti. Yoksa tetiği çekecek gücü kendimde bulamayabilirdim. Bel hizasında hedefe doğrulttuğum tek atarı açıyı kollayarak göğüs hizama çektim. –Dur! dedi telaşını ustaca örten bir sesle ama vakit kaybetmeden. Minim minim suyun dibine çekilen balık oltaya gelmişti. + Tehlikeyle baş etme konusunda kavgadan kaçmayacak kadar kaşarlanmış görünüyosun! ( Daracık alanda bir fareadamın ölüm korkusuyla tetiklenmiş hormonlarının ekşi kokusu, etrafı sarmışken bu lafı etmek midemi iyice bulandırıştı. Belki de yüzümü buruşturduğumu fark etmiş olsa gerek birbirine sürtünen ön dişlerini göstere göstere bir yay gibi ağzını gerdi. Bir fare adamın gülünce nasıl görüneceğini hiç hayal etmemiştim. Yüz hatlarını bir arada tutamadığı için gayrı ihtiyari çileli gülücükler saçan aklını oynatmış birini andırıyordu. Her an bir yana kaçacakmış gibi görünen atik vücuduna çiviyle sabitlenmiş gibi görünen başı, sabit bakışları, gülerken etcil bitkileri andıran bir yavaşlıkla açılıp kapanan ağzı, türünün kendine özgü özellikleriyle iç içe geçmiş temkinli davranışlarıyla kendini hemcinslerinden de ayıran ruh hali, onu yaşanmışlıkları olan saygı duyulması gereken bir varlık kılıyordu. Eğer bir hata yapmazsa elim tetiği varmazdı. Bir anda yıllar sonra karşılaşan iki eski hasım gibi durgunlaşmıştık. ) - Teşkilat, beni tanır demekle yetindi. Yoksa çift taraflı mı oynuyordu, üstelik teşkilat namına. Hala namlumun ucunda olmasına rağmen benden daha çok üçüncü kişilerce görünmek istemiyor gibiydi. Yoksa bu bir güven kazanma hilesi miydi? Üstelik ilk hamlesinden itibaren her şey onun durumunda en iyi seyirde ilerliyordu. Kısa kesip bir an önce bu durumdan uzaklaşmak arzusunda olduğunu sezebiliyordum. Dışarda dönenlerle ilgili bildiklerini duymak istiyordum. Tekrar konuyu fareadamların arasında çıkan kavgaya getirerek + Hemcinslerinin canına kıymak zoruna mı gitti yoksa işlerin kızışacağını anlayınca zahmetsizce payını arttırmanın yolunu bulup buraya mı sıvıştın? ( Hala avantajlı durumdayken, işi biraz kızıştırıp fiziksel bir karşılık veremeyen fare adamı cevap vermesi için tahrik ağzından laf almanın hesabındaydım. Göstermelik bir nezaketle yavaşça silahımı belime taktım. Ne de olsa aramızdaki mesafe tekrar davranmak için yeterliydi ve bu mesafeden ıskalayacağımı düşünerek saldırmaya kalkmazdı. Fare adam eş zamanlı olarak belindeki tekatarı aniden eline alıp -Eğil !!! (Ne yapacağımı bilemeyerek arkama dönmemle yere yıkılmam bir oldu. Fare adam hemcinslerinden beklenmeyecek bir hızla kapıdan çıkmış ve gözden kaybolmuştu. Hakkını teslim etmeliyim, beni altetmeyi başarmıştı. Ama kızgın değildim. Bu sinsi savaş tecrübesi karambol atışlarım esnasında karşılık vermeye yeter de artırdı. Peşine düşmedim. Düşman olmadığını öğrenmiştim ne de olsa. Üstelik görev gizliliğine azami derecede sadık kalması saygımı haketmişti . Kendini tehlikeyle burun buruna aldığı kararlarla ifade etmek ne ilginç bir yöntem, buna taktiksel savaş lisanı denebilir. Yerden destek alarak ayağa kalktım, dağılan saçlarımı bir el hareketiyle eski haline getirip lavaboyu aramaya koyuldum. Çok uzağımda değildi, üstelik giriş kapısının gömülü olduğu duvarlar çoktan yerle bir olmuş ağzına kadar açık kapıyı demir kirişler tutuyordu. Tuvaleti binanın geri kalanından ayıran duvarlar olmadığına göre leş kokan içerisi kocaman bir tuvalet sayılabilirdi. Tuvalete yöneldim, yolun yarısında ışıklar açılıverdi. Karanlık olmasını pek yadırgamıyordum ama neyin sebep olduğunu bilmediğim bir şekilde birden beyaz ışıkların ortamı aydınlatması kontrol altında tutmayı başardığım ürperti hissinini elle tutulmayacak kadar soyutlaştırmıştı. Kalbimin sesine kulaklarımı kapatarak lavabonun başına geçtim, su çalışıyordu. Kanaması kesilen yaralarıma avuç avuç su dökerek üstündeki kuru kanı temizledim. Eldeki imkanlarla kesiklerin üstünü kapatmak gerekti. Zaten insan içine çıkacak hali kalmayan kollarımı omuz hizasından yırtarak çaputa çevirip yaralarımı kapadım. Açıkta bir yara kalmadığından emin olmak için kalan parçalarla aynayı temizleyip kollarımın tersine bir göz attım. Omuzlarımdan yırtılan ceketimle tıpkı dünyanın sonunu resmeden amirekan çizgi romanlarında motorsiklet çetecilerini andırıyordum. Vücudunu kaplayan kıllardan fark etmesi zor olsa da eklem yerlerinden tel tel sökük yelekleriyle fare adamları da andırmıyor değildi hani. Sahi garda karşılaştığım fare adamın üstünde taranlık da olsa seçiliyordu. Çünkü teni dışarıdakilerin aksine külle kaplanmış gibi soluk gri tonlardaydı. Kendimi hazır hissettiğimde görmezden gelir gibi aynadeki silüetime veda etmeden arkamı dönüp yürümeye başladım. Belki acı uyarılarından mahrum olduğu için ne kadar derin de olsa yaralarım umrumda olmuyordu. Ama yüzümü ele geçiren bakışları kabullenememiştim. Gözlerim uykuya dalacak gibi yere hatta soluma düşüyor bu yüzden yukarı bakmak için kendimi zorluyordum. Sanki ruhum içine düştüğü rüyayı hazmedememiş konumunu terk etmek için mecalsiz hamlelerle çabalarken odak noktamı bulamıyordum. Etrafımda kimse olmadığına göre görüntüme bu kadar dikkat etmenin önemi yoktu. Kendimi dışarı attım. Kapıya yaklaştıkça tüyler diken diken oluyor, içime düşen korku katlanarak artıyordu. Evinde tek kaldığı için korkularına yenik düşen bir çocuğun pencereden dışarı bakarak kendini rahatlatması gibi, kapıdan dışarı adımımı atar atmaz korku bedenimi terkedip ait olduğu karanlığa gömüldü. Karşıda tam teçhizatlı birkaç eleman cesetleri inceliyordu. Belki de komutan destek için yollamıştı. Zaten en başından beri komutanın beni tek başıma bu kadar kalabalık bir gruba karşı yolladığını düşünmek mantıklı değildi. Belki geç kala bir istihbarat almıştı. Geldiğimi fakettiler. Şaşkın bakışlarla beni süzüyorlardı. Olup bitenleri anlatmak için bir heves uyanmıştı içimde. Yanlarına yürüyordum. Afallayarak yere yapıştım, buz mavi akşam üstü görüntü kaybolmuş yerini sabah kadar canlı bir beyaz ışık almıştı.

EbdSr
Salgın Koruyucusu
Salgın Koruyucusu
Mesajlar: 16
Kayıt: 16 Oca 2019 23:53

Re: Revizyon- Devam

Mesaj gönderen EbdSr » 06 Şub 2019 02:23

Birbiriyle eş güdümlü yere çarpan ayak sesleri yanı sıra ilerledikçe vücudumun ağırlığıyla yaylanmasından sedyeyle taşındığımı anlamıştım. Hatırladığım son şey kürek sesleri, yere sürtünen çalı çırpı ve bir anda yayılan alevin parlama sesiydi. Yolculuğumuz tamamlanana kadar defaatle kendimden geçtim. Görüntüyü çerçeveleyen binalar karartıyı andırıyor ve bulanık gökyüzüne bakarak nerede olduğumuzu kestirmem mümkün olmuyordu. Kendimi üstü açık tabutta ahir yolculuğuna uğurlanan, üstüne ölüm ağılığı çökmüş biri gibi hissetim. Son ayılmam sedyenin ani bir hareketle yere indirilmesiyle oldu. Bu şiddetli çarpma beni yarı uykulu halimden tam uyandırmıştı. Üstüme titrenmesini beklemiyordum, büyük bir yara almış değildim sonuçta. Ama bu asker vurdumduymazlığından farklı bir şeydi. Gözlerim ardına kadar açılınca berraklaşan görüntü yavaşça anlam kazanıyordu, etrafımda dönenleri anlamlandırmaya başlamıştım. İlk fark ettiğim tanıştığımız yerde bir sivili andıran üniformasıyla sırtı dönük ileriyi kesen Komutan oldu ve istirahathanem bir savaş alanına dönmüştü. Düşmanlarımızın elinde menzilli silahlar olmadığını düşününce cephe gerisi iç bölgelerden dahi güvenli olsa gerekti ta ki enleri boylarına yaklaşan, atlet gibi ince bacaklı kurtadamlar müdafa hattını kırana kadar. Ekserisi yakın silah ustası teşkilat neferleri, hatta büyücüler ve jandarma birlikleri dahi yerinden tek bir adım terk etmeden göğüs göğse mücadele ediyordu. Geri çekilecek alan kalmamıştı. Sayıları korkulacak kadar vardı, üstelik bir insanınkinden iki kat uzun bacaklarıyla sızma girişimlerinde bulunanlar oldu mu savaş dengesizleşiyor, neferler tedbiri elden bırakıp düşmana sırtını dönmek durumunda kalıyordu. Büyücülerin büyük yardımı dokunuyordu. Savaş yerinde sayıyor gibi görünse de kurtadamların pis nefesi gitgide yakınlaşıyordu. Yerimden kıpırdayamayacak vaziyetteydim. Savaş sahnesine ara veren sıhhiye birliğine bağlı bir neferin ayak sesleri oldu. Ayak ve el bileklerini bandajlarla sarılı görünce bunu sınıfını belli etmek için geliştirdiği bir giyim tarzı zannetmiştim. Diz vurup bir eliyle ayağındaki bandajı çözerken bir eliyle ceplerinden çıkardığı küçük tüpleri yaralarıma dökmesiyle çığlığı bastım. Avazım çıktığı acıyla bağrışım sesime yansımıştı. Safları yarıp arkaya sızan bir kurtadamla göz göze geldik. Acaba sesimde tüten çaresizliği bir savaş narasından ayırt edebiliyor muydu? Artık onun için fark etmezdi. Önce kurtadama dönmek için daha sonra da kılıç darbesine ivme kazandırmak için zıplayarak etrafında dönen savaşçının tam isabetli hamlesiyle kellesi yere fırlayıp yanı başıma kadar yuvarlandı. Vücudu önceden verilmiş emri yerine getirmiş olmalıydı, birkaç adım daha attı. İşi şansa bırakmak istemeyen komutan kalbine nişan alıp kurtadamı yere serdi. – Tabancamda 9 kurşun daha var, bu da 9 ölü yaratık demek. Arkadaşlarının vaziyetini gören kurt adamlar kendinden geçti. Gökyüzünü terk etmiş aya doğru bakarak hep bir ağızdan ulamalar halinde kargaşayla ulumaya başladılar. Sanki mermiler bağırlarından sekiyor, kılıçlar ağaç gövdelerine çarpıyordu. Hep birlikte beton sahada kola şişesinin etrafına yığılan çocuklar gibi arkadaşlarının cesedine doğru koşuşturmaya başladılar. Önlerine çıkan yere devriliyor ancak matador çevikliğiyle devranabilen savaşçılar sıyrılıp karşılık verebiliyordu. Menzilli saldırılar yapabilenler yavaşlatmak arzusuyla son bir umut kurtadamların ayaklarına nişan alıyordu. Başşız leşin etrafında toparlanıp komutanın üzerine yürümeye başladılar. Komutan yerinden bir adım kıpırdamıyor, bize kaçmamızı telkin ediyordu. Sıhhi nefer iki eliyle iki koluma bandajları sarıp sıktığı zaman bir çığlık daha attım. Bu kez bir noktaya yığılan kurtadamlarla göz göze gelmekten çekinerek başımı öte yana çevirdim. Aslında acının etkisiyle iyice kendime gelmiştim. Aklıma Agah beyden aldığım iksirler geldi. Kalanların hepsini tek dikişte içtim. Etkisini çabuk görmeyi umuyor, yan etkilerini umursamıyordum. Sanki sakin bir günün ardından ne fazla ne az zaman ayrılmış gece uykusundan uyanan birinin dinçliğiyle ayağa fırladım. Komutan son kurşunlarını isabetli atışlarla hedefine yollarken bir yandan sivillerin peşine takılıp kaçmamızı telkin ediyordu. Geri durmak istemiyordum ama elimden bir şey gelmeyeceği inancı ileri gitmemi engelliyor beni oracıkta ellerinde silahlarla nöbet tutan bir put gibi donduruyordu. Kurtadamların birer birer yere düştüğünü görmek kalbimdeki buzları biraz ısıtmıştı. Son kale edasıyla cenk eden komutanı arkamda bırakıp kaçıp saklanana kadar ölmemesini ummak içime sinmiyor, hayatta kalma umudumu pek de diri tutmuyordu. Üstelik yer kaplamasın diye diye yanında küçük bir silah dahi taşımasa da kelimenin tam manasıyla komutanın arkasına saklanır gibi görünen sıhhi nefer dahi anlam veremediğim hareketler eşliğinde komutana sırlı bir tesir iletmeye çalışarak mücadele ediyordu. O an, kalkışa geçen bir otomobil kadar hızlı hareket edebilen kurt adamların, aslında çok çevik manevralara kabil hareketler sergilemediğini fark ettim. Bir şekilde onları atlatarak arkalarına dolanabilirsem dikkatlerini dağıtıp işin seyrini değiştirebilirdim. Henüz geçmişimdeki gizlerin üstü fırtınalı günde kundağa sarılmış bir bebek gibi örtülüyken eşler yolunda gitse bile birazdan sonum gelebilirdi. Üstelik bunun bilincindeyken neyle karşılaşacağımı bilememek içimi serin heyecan rüzgarlarıyla boğuyordu. Keşke Komutandan ilerisi için malumat alacak vaktim olsaydı. Bu deneme ikimizin de sonunu daha erken getirebilirdi. Yatağanı bir kalkan gibi kullanmayı düşünerek gözlerimi yumdum ve koşmaya başladım. Allahu ekber!!! Güvenli mesafeyi 3 adım saymıştım. 3 adım sonra gözlerimi açtım.Ekşi yüzü göğsüme kadar eğilmiş kurt adamı tam şaha kadırdığı pençesini etime saplamak üzereyken fark ettim. Son anda tek atarı belimden çekip yakın mesafeden yüzüne patlattım. Sırt üstü düşüşünü izlemeye vakit koymadan arkadaşlarının hareket alanını kısıtlamasından istifade ederek açık alana doğru koşmaya başladım. Ne olup bittiğini anlayamadan ateş çemberini tek bir kıvılcım üzerime sıçramadan aşmıştım. Tek nefeslik soluklanmaya fırsat olmayan bir zaman aralığında yolumu kapayan dinamik duvarı aşmıştım. Umutsuz durumum güveni haddini aşan düşmanımı gaflete düşürmüştü. İçinde bulunduğum çaresizlik çare olmuştu. Yol boyunca adeta savaş meydanında kulağını kaşıyan it gibi pinekleyen tek tük kurt adamı aşması zor olmayacaktı. Ölüme ramak kala bir mesafede tehlikeyle yüzleşip oyunun kuralını çözmüştüm. Bir kalkan edasıyla yatağanın sivri yerini dövüş mesafesine girdiğim kurtadamları uzaklaştırmak için doğrultup tek atarın seri atışları sayesinde üstüme gelmesini imkansız kılıyor ve yoluma devam ediyordum. Haliyle bu uzun soluklu bir kurtuluş değildi. Arkamı döndüğümde bütün kurtadamların peşimden geldiğini fark ettim, hızımı almış ölümün eşiğinden tepe taklak yuvarlanmak üzereyken yere birkaç sağlam adım atabildiğim için sevinmenin nasıl bir hezeyan olduğunu anlamıştım. Sağımda bir ev bahçesi nizamiliğiyle dikilmiş ağaçlar solumda kumdan tepeler ve karşımda kara binalar.., afili çıkmaz sokak. Gerisin geriye dönüp bir mucize daha gerçekleşmesini bekleyebilir miydim? İkilemin içinden çıkamadan binaların önüne vardım. Ne halt yediğimi düşünecek birkaç saniyem daha vardı. Arkamı dönmek yolun sonuna geldiğimi kabullenmek demekti benim için. Çengelleri çeneme geçirilmiş ucunda alev alan dünyalar asılı kancalardan anbean tepeme yükselen korku verici ısı başımı kaldırmamı imkansız hale getiriyordu. Kurtadamların pençelerini göğsümün orta yerinde hissediyordum. Onların elinde düşmeden..?! Gar kokusu… Hayır, bu gara kokusunu veren Fareadam dostumuzdu. Üzeri asker yeşili çarşaflarla örtülü kutuların arkasına saklanmış beni görmezden geliyor ve sakince anı kolluyordu. Bir anda yakamdan tutup çok güçlü olmayan ama etkili bir hamleyle beni yanına çekti. Aynı hızda öte tarafa çektiği çarşaf, ılık rüzgarın kollarında yere düşen bir yaprak gibi süzülerek yere örtüldü. Sıra sıra istiflenmiş kırmızı variller, kara bulutların açtığı pencereden sırıtan güneş gibi parlıyordu. Hiç vakit kaybetmeden varilleri birbirine bağlayan ipi kesip tekmeleyi bastı, elini beline atıp silahını nişanladı. Silahını bel arkasında taşıması ve kısa kollarıyla kolayca ulaşabilmesi ne kadar tecrübeli bir asker olduğunun ip ucuydu. Fareler ayaklanalı ne kadar zaman olmuştu ki usta savaşçılar olarak kendilerini yetiştirmişlerdi. İlk fırsatta Agah Efendiden çok yakın tarih dersi almalıydım. Kapalı dükkanların camlarına yapıştırılmış eski gazeteler, paspastan masa örtüsüne envai çeşit araç olarak kullanılan kararmış gazeteler, aklıma bir çok kaynak geliyordu. Kırmızı variller, üzerlerine gelen zararsız cisimleri umursamayan kurt adamların arasına kolayca girivermişti. Fareadam, en ortadaki varile peş peşe birkaç el ateş edip havaya uçurdu, beraberinde civarındaki kurtadamlarla. Alev alan diğer varillerin patlamasıyla koşuşturan kurtadamlar tekeri fırlayıp patinaj yapan araba gibi yan taklalar atarak yere yapıştı. Arkadan ve az önce kapalı zannettiğim bahçe tarafından yetişen neferler, jandarmalarla işbirliği halinde son bir gayret sağ kalanların işi halletti. Beni buz gibi soğuk olduğunu vehmettiğim ölüm seansına çağıran, beynimi ortadan ikiye çatlatacak gibi çağlayan ateş neredeydi. Bir an her şeyin bittiğine gerçekten inanmıştım. İnancını kaybeden bir insanın düştüğü boşluğu o kara deliğe düşmeyen anlamaz. Ya öleceğime inandıktan sonra kurtulduğumu müjdeleyen gelişmeler neden beni rahatlatması gerektiği yerde huzursuz ediyordu. Kendimi yere bırakıp sırtımı hayatın sonu olduğunu düşündüğüm duvara yasladım. Hayatın sonu. Gerçekten... Bu şehrin bir açık hava tiyatrosundan tek farkı her şeyi içine çeken uçsuz bucaksız denizlerle çevrili olması. Sanki çoğu terk edilmiş bu binalar arkasındaki tükenmez yokluğu gizlemeye kadir karton duvarlar. Ya ömür, 4 duvar arasında da geçse dünyanın üçte birini oluşturan suları kuşatan karalarda saltanat sürmeye de yetse ömrü de kuşatan var. Bir anda başlayan yaşam bir anda son bulacak. Doğum ve ölüm duvarları birbirine kapandığı vakit ömrü dolacak insanın adı sanı hafızalarda bir tül kadar şeffaflaşıp anılarda yaşayacak. Öyleyse olacağı bilinenden korkmak ne demek? İllaki yaprak dökecek ağaç için son baharın gelmesinden endişe etmek, ilahi… Göğsüme çöken ağırlığın sebebini anlamıştım. Her şeyi göze aldığımı zannederek elimden geleni yapmışken ölüm sanrılarına kapılıp bu düşün bitmesi endişesiyle sonsuz bir hayatı mahvedebilirdim…

EbdSr
Salgın Koruyucusu
Salgın Koruyucusu
Mesajlar: 16
Kayıt: 16 Oca 2019 23:53

Re: Revizyon- Devam

Mesaj gönderen EbdSr » 08 Şub 2019 19:47

Bir elimle yerden destek alıp yalpalayarak ayağa kalktım. Düzensiz nefes alışverişlerim ani hıçkırıklarla kesiliyordu, hesaplayarak kondurulmuş sağlam bir adımdan sonra tökezliyordum. Sağ tarafım ağırlık merkezi bacağımda olmak üzere cüssemi yere çekiyor, gövdem minim minim gelgitlerle kalbimin hizasına yükselen bir uyuşukluğa teslim olacağını hissettiriyordu. Patlamanın etkisiyle her yana saçılan közlenmiş kurtadam parçaları üzerinde adım atacak yer arayan neferler, uzaktan izlediği kavganın teferruatını öğrenme merakıyla toplanan mahalle sakinleri misali fareadam dostumuzun etrafını çevirmenin derdine düşmüştü. Bayram telaşesine katışan tek tük zafer çığlıkları cabası. Zannımca gastelere manşetten girecek, her şeyin bir tiyatro gösteririsi olduğunu vehmettiren toplu fotoğraflarında kellerini parmakla göstererek ballandıra ballandıra anlatacakları havadisin detaylarını etraflıca öğrenmeleri gerekiyordu. Eh eğlence! bittikten sonra birilerinin de çöpleri toplaması lazımdı, güle güle saklasınlar. İnsanoğlunun ömrü tarihlerini yazacak kadar uzayacak olursa, içi doldurulmayacak kadar parçalanmamış bir kelle bulan nasipliler, duvarına asacağı kellenin önünde koltuklarına kurulup omuzlarını gerip elleri koltuk kenarlarında yayılı zürriyetine havasını basabilirdi. Ayağıma bulaşan sakatatları umursamadan gülme ve hayret ifadesiyle beni süzen kalabalığın arasına girdiğimde, kalkıştığım çılgınlığı mahşer telaşıyla görebildiği kadarıyla kulaktan kulağa fısıldadıklarını duydum. Belki felek çemberi iğne deliği çapında daraldığı vakit kapıldığım cereyandan kaçarak kurtulma isteğinin aklımın içinden geçmesinden ötürü kendime olan hıncımı insanlara mal ederek rahatlamaya çalışıyordum. Neticede herkes canla başla mücadele etmiş, en azından şahsi öngörülerimize nazaran mucizeler eşliğinde üstesinden gelinmiş bir belanın defini kutlamayı hak etmişti. Bir kabusun mutlu sonla bittiği günü fotoğrafla ölümsüzleştirmek masumane bir beklentiydi. Hatırlamaya da anlatmaya da değer. Kalabalığı birkaç adım geçince usulca ardıma bakıverdim. Gülüşmeler başlamıştı bile. Sanki ateş zeminde yürüyen kardan adamlar gibi içinde bulundukları duruma ilgisiz görünüyorlardı. Elbiselerine bulaşan kara kan lekeleri, uzaktan, ısıyı görünce eriyen kar kütlelerinde açılan gedikleri andırıyordu. Boyuna kadar kan çamuruna batmış çocuk adamlar, güler misin ağlar mısın? Eminönünün içlerine kadar ulaşabilecek bir katliam grubu son anda engellenmişti. İlk yananın kendi canları olması tehlike geçer geçmez büründükleri bu malayani tavırlarını affettir miydi? Sırf diğerleri gibi yavaş yavaş ölmeye tahammül edemeyip akıllarından bile geçmeyen bir harekete kalkıştım, seyri tersine çevirdim diye affetme, suçlu bulma makamında mıydım? Tabi ki umurlarında değildim. Acaba hafızamla birlikte tahammül sınırlarımı da mı kabetmiştim. İnsanlar anbean tersine dönen iç sesleriyle nasıl başa çıkıyordu. Bunu öğrendiğim günler yaşamış mıydım? Geçmişe doğru ufak bir yolculuğa çıksam anılarımdan iç hesaplaşmalarımda galip geldiğim anlar çıkarabilir miydim. Tam emin olamadığım bir yaşta iş görür müydü en yenisi ergenliğime ait anılar, hele bu devirde? Kan sıçramış nadide bir tablonun çamurdan maskeler yapıp saklambaç oynadığımız resimlerle kıyası mümkün müydü gerçekten? İnsanın nihayeti evvelinden besbelli? Ben geçmişini bulmak için yeryüzüne dair unutmadıklarımla rüya aleminde keşfe çıkmıştım, her kaşif gibi keşfinin yabancısıydım. Çocukluğumdani hiç hatırlatmayan bu İstanbulun yaşlı duvarlarına, toprağa gömülmüş taş yollarına, asırlık çınarlarına hatta bulutlarına sinik ruh kendinden müteşekkil değildi. Neredeyse hiçbirinin adını bile bilmediğim dostlarımız, saydam gözyaşlarıyla, kahkahalarıyla, haykırışlarıyla baştan uca boyamıştı bu sokakları. Kuralları onlar koyardı. Bir çaylak olarak görülmekten kurtulana kadar uyumsuzluklarımı heybeme gizlemeliydim. Ne zaman lazım olacağı da belli olmazdı başıma ne iş açacağı da.
Komutan hala ilk karşılaştığım yeri terk etmemişti. Peşpeşe gerçekleşen iki kritik olaydaki rolleri o kadar müsaitti ki nerden girip nereden çıktığı meçhul silahını belinde gizleyen fareadam tetikçisi ve daima aynı yerde aynı silahla boy gösteren namlı komutanın aralarında gizemli bir ilişki olduğunu düşünmüyor değildim. Henüz tanıştığım birinin ağzından sır almak için, bu sırların çerçevelediği bir savaş meydanında kahramanlık yapıp işten sağ kurtulmaktan daha iyi bir fırsat olamazdı. Komutan daha evvel da gözlemlediğim ciddiyetini koruyarak makamına astını kabul eder gibi bir edayla beni karşıladı. Olaylar sarpa sardığında bir elinde sigara masa başında piyonlarını yöneten bir stratejist kadar rahat sayılırdı. Ne de esas payın bana ait olduğu bir sürprizle karşılaşmış gibi bir hali vardı, ne gurur nişanlıya komutasındaki askeri ödüllendirecek bir komutan gibi duruyordu. Zaten övülmek karşı tarafı nezaket icabı susturamadığım için daima ağzımın tadını kaçırmıştır. Tam tersi hak ettiğim takdimle karşılanmadığım zaman da içim mutmain oluyor diyemem. Böyle anlarda takdir edilesi davranışlarımın ben dahil herkes tarafından unutulmasını yeğlerim. Yani hiç meraklısı değilim. Doğruca esas merak ettiğim konuya gelmek için ilk lafa ben girdim. Geldiğim tarafı işaret ederek, teşkilatın onun gibi çok bağlısı var mı? + Teşkilata bağlı değil – Ya? + Kendine ait bir teşkilat kuruyor. Fareli köyün kavalcısı. – Neden bizimle beraber? + Sen neden bizimle berabersin? – Yani, hayatta kalmak için insanlarla birlikte olmalıyım – Hainler yok mu? + İki tarafta da mı ? + ( Yorumsuz) … Eski bir dostum. Bir savaşta..I – Beraber mi savaştınız + Bütün askerlerimi ellerimle defnetmek zorunda kaldığım bir savaşta geriye sadece ikimiz kalmıştık… - Bu kadar mı? + Tek bir tanesini ıskalamasam da geriye hiç mermim kalmadı. Son kurşunlarıyla beni ustaca köşeye sıkıştırdı. Namluyu alnımın çatına dayayıp hiç düşünmeden tetiği çekti. – Nasıl kurtuldun? + Tetiği çektiğinde şarjörü boştu ve bir barış çubuğu olarak ( göğsündeki kolyeyi çıkarıp) bana bu mermiye hediye etti. Canımı ona ait bir hediye gibi uzatışı gözümün önünden gitmiyor. – Teşkilat onu nasıl kabullendi? + O zamanlar sözüme bu kadar itibar edilmezdi tabi( Farkında lmadan otoritesini tartışmaya açmıştım, hatta belki üstlerinin ona güvenini) Tahmin edebileceğin gibi, olayı haber alan taraflar, anında olay yerine intikal ettiler. Önce bizimkiler yetişti. Peşi sıra etrafımız kuşatıldı, silah arkadaşları göz göre göre esir düşen arkadaşlarını da ölüme itiyorlardı. Ne için? Fare adamlar en başından beri ne için ayaklanmıştı ki? Daha sonra bizim safımızda çatışmaya katılmak zorunda kaldı. Neden ölmeyi yahut kazara hayatta kalmayı beklemeliydi ki? Fare adamlar çekilmek zorunda kalınca kimse fark etmeden ortadan kayboldu. İlk karşılaşmamız ilişkimizin tarzını ortaya koymuştu. Bi süre haber alamadım. Nihayet kendini gören yoldaşlarının işini bitirip arkasında bıraktığı izlerden kurtulmuştu. – Olayın şahitleri niçin ilk fısatta onu ihbar etmemişler? +Mevzu şu Fare adamlar birbirlerine kardeşlik yeminleriyle bağlıdır, birbirleri için ölürler ama birbirlerine kıymazlar ta ki biraz çürük peynir kokusu akıllarını başlarından almadıkça. Anlamak ne zor ne basit iş. Ömrünün yarısını fare olarak geçirmiş atalarından miras bir kültürün direnişli çocuklarını ne kadar anlayabilirsin ki?

EbdSr
Salgın Koruyucusu
Salgın Koruyucusu
Mesajlar: 16
Kayıt: 16 Oca 2019 23:53

Re: Revizyon- Devam

Mesaj gönderen EbdSr » 16 Şub 2019 05:03

Filmin heyecanlı kısmı sona ermişti. Gaz maskesini boynuna kadar sıyırmış bir jandarma eri seri ve nizami adımlarla karşılıklı konuştuğumuz komutanın arka tarafından bize doğru geliyordu. Komutanının lafını kesmeden kendini farkettirebilmek için yanımıza yaklaştıkça adımlarını yavaşlatarak tam Komutan’ ın arkasında durdu. Düşünceli hareketleri dikkat çeken, siyah saçlı, esmer tenli, elmacıkları soğuk terler altında kızarmış delikanlının sakin yüz ifadesi, askeri hiyerarşinin olağan getirisi mimiklere oldukça yabancı ve bu durumu hiç değişmeyecekmiş gibi görünüyordu. Anlaşılan sonu ne zaman geleceği meçhul bir meydan savaşının ortasında olmak duvarları, kapıları ortadan kaldırdığı gibi aralarındaki disiplini sağlama mecburiyetinden yüzlere asılan maskeleri de yerinden etmişti. Komutan, muhabbetimizi üslupluca sona erdirmek için tok bir ifadeyle birkaç defa usulca başını aşağı yukarı sallayarak arkasanı döndü. Asker( gönülden gelen itaatkar bir sesle) : - Emirlerinizi bekliyoruz, efendim. + Evvela yaralıların ve nöbetten kalma erlerin istirahat edebileceği bir çadır kurun. Vakit ısraf edilmeden halledilebilecekse ağır yaralıların içeri taşınması daha münasip olur. Durumu müsait olanlar nöbeti devralsın, takviye kuvvet gelmeyecek. Dikkatle, dinlediği komutanının sözünü bitirmesini bekleyen asker, topuklarını birbirine çarparak yarım baş selamı verip arkadaşlarının yanına vardı. Bir süre savaş meydanını izleyen Komutan tekrar bana döndü. Bakışlarından okunan samimiyetine rağmen, dik duruşuna uyum sağlayan kol eklemleri kaskatı bir akışla bana doğru uzanarak elini omzuma koydu. – Çarşıya dönmek niyetinde misin? Bir müddet misafirimiz olursan senin için daha iyi olur. Bu halde eminönünün arka sokaklarında dolaşmak pek akıllıca iş değil. + ( yerdeki boş tüpleri işaret ederek) Agah Efendiden aldığım iksirlerin etkisi geçmeden dönmeliyim. Yara bere içindeyim. Bunlardan birkaç tane daha tedarik etsem iyi olur. – Peki, hepsini tek seferde içtiysen bir de aktara da bir danışasın. Allah ‘ a emanet. + Allaha ısmarladık.
Komutandan ayrılıp aheste yola koyuldum. Çarşıya varınca bir de terziye uğramalıydım, üstümdekilerin giyilecek hali kalmamıştı. Bıçak izleri, paslı kurtadam pençeleri, üstümde canı çıkan akreplerden kalma izler, kan, ter… Neyse ki parayı dert etmeme gerek yoktu, biriktirdiklerim bir çift kıyafete hayli hayli yeterli olsa gerekti. Akreplerin yuvalandığı evin bulunduğu caddeye dönerken koşarak bana doğru gelen tüfeği omzunda jandarma erini fark ettim. Komutan’ ın söylemeyi unuttuğu bir şey mi vardı? Yanıma yaklaştıkça yavaşlayarak nihayetinde durmayı başardı. Acelesi olduğu belliydi. – Komutan… + Bir şey mi oldu? ( iki yana başını sallayarak) – Hayır, sana eşlik etmemi tenbih etti. Ben de görev yerime dönüyorum zaten, çatışmayı haber alınca bu tarafa attım kendimi. Vakit kaybetmeyelim. +Peki. Komutanın emrini arz ederken sesine yansıyan hürmet, hiyerarşik bir bağdan çok ağabeyinin buyruğunu başkasına aktaran küçük çocuğun duyduğu yakınlığı andırıyordu. Belki bu yüzden yüzünün tamamını örtüp karşıdakinde soğuk bir intibaya neden olan gaz maskesine rağmen tanıdık gelmişti. Belki de görev yerinin konakladığım civarda olduğunu söylediği için onu kıyafetinden dolayı ayırt etmenin imkansız olduğu devrelerine benzeten aklım beni yanıltıyordu. Görevinin başına dönmesini geciktirmek istemedim, tehlikenin nereden geleceği hiç belli olmazdı ama her hali gizem kokan asker hakkında bir şeyler sormaktan kendimi alamadım. – Daha önce karşılaşmış olabilir miyiz, buralara geleli çok olmadı gerçi. (Jandarma adımları hızını hiç kaybetmeden soluk soluğa karşlık verdi )+ Tanıyamaman normal ama beni hatırlarsın, kendini kaybetmiş, yarı çıplak vaziyette cami avlusunda neler olduğunu anlamaya çalışırken sana bir çift kıyafet hediye etmiştim. Hediye sayılmaz gerçi, çarşının deposu benden sorulur, teşkilatın yeni katılacak neferler için hazır bulundurduğu malzemelerden. Normalde işler tersinden yürür ama o kadar ters durumdaydın ki işleri düzeltmek için benim senin ayağına gelmem gerekti. Şimdi de ilk halinden çok farklı görünmüyorsun. Anlaşılan başın beladan kurtulmuyor, çivisi çıkmış bu dünyanın kanunu bu tabi ama sırtındakini kaybedip cami avlusunda kendini unutacak kadar insanın başına ne gelebilir ki? - Sorunu havada bırakmak istemezdim ama işlerin nasıl bu raddeye geldiğini düşündüğüm vakit elime geçen daha fazla sorudan başka şey olmuyor. Üstelik iki yakası bir araya gelmeyen gömleğimden çok daha özel bir şeyi kaybettim, ailemi, dostlarımı, geldiğim yeri hatta zamanı, yani kendimi takdim edemeyecek kadar kayıp hafızam. ( Kısa süren bir sessizlik oluştu. Sanırım ilk konuşmamızda benim hakkımda biraz fazla ve derin konuşarak hata etmiştik. İlk karşılaşmamız üzerinden hayli zaman geçmesine rağmen ancak bir şeyler konuşacak fırsat bulmak buna neden olmuştu. Farkında olmadan ikimizin de aklında benim hakkımda söyleyecek çok şey birikmişti demek ki. ) Jandarma havayı tekrar ısıtmak için – Gömleğin mi? İşler sarpa sarmadan ne giydiğini hatırlıyor musun ki? İki yakası bir araya gelmeyen gömlek. + ( Üzerinde durarak söylememiştim ama düşününce o ara üzerimde bir gömlek olduğundan oldukça emin hissediyordum, iki yakası bir araya gelmeyen islenmiş beyaz bir gömlek. Aslında hatırlayamadıklarımın hiç birini gerçekten unutmuş gibi hissetmiyordum. Sanki bütün anılarım görünmeyecek kadar ince bir duvarın ardına gizlenmiş, nereye hamle yapmam gerektiğini bulabilirsem tek seferde elime geçecek kadar yakınımdaydı. ) - Sahi, farkında olmadan kaybettiğim hazine sandığına ait bir şeyler avcumuza düştü galiba. ( Belki de anahtarı bulmuştuk. Beklenmedik bir anda gelişen duygusal sorgulamalar duvardaki çatlağı genişletmiş işimizi kolaylaştırmıştı. ) – Peşimden ayrılma. Gideceğimiz yolu aklında tut, eminönünün 4 yanını birbirine bağlayan en kısa yoldan gidicez. + Öyle olsun bakalım. ( Koca İstanbul açık yanından yükünü denize dökmeye hazırlanan kamyon kasasına dönünce yürüme mesafesi alanda herkes sokak rehberi kesilmişti. Hani yokluk insanın azını çok kılar ya, imkanları daraldıkça tersinden çabası artan ahalinin elinde kalanla bağı güçlenmiş, yaşanmışlıkları onu daha muktedir olmaya itmişti. Sokakların her an hayvanat kokusunun işgali tehlikesi altında kaldığı bu günlerde, kimse tek nefes alış verişini dahi ısraf etmiyordu. ) Bir müddet hızlı adımlarımızı sürdürdük. Cadde boyu yol daralarak ilerliyordu. Evlerin pencereleri neredeyse birbirine açılacak kadar yaklaşmıştı. Jandarma – Sağa dönüş açılıncaya kadar tabana kuvvet, eğer sen onları görmeyecek kadar hızlı olursan onlar da seni görmez. + Onlar – Örümcek çeteleri + Ne? fare ve kurtadamdan sonra üstüne örümcek adamlar mı. ( Örümcek adamlar bir türlü tahayyülüme oturmuyordu. İki ayaklı, 8 bacağı kapır kıpır gövde hizasında asılı, yüzü kargacık burgacık örümcek adamlar… Herhalde konuşmak yerine kendilerine has fısıltılı, ızdıraplı bir iniltiyle iletişim kuruyorlardı. Belki de önce bir karınca gibi boyuna uzamış, irileştiği vakit ayılar gibi elleri üstünde koşmayı öğrenmiş ancak hedefine asitli zehrini fırlatmak için insan boyuna kadar belini doğrultabilen yaratıklardan bahsediyordu. İniltiler bu durumda uygun olurdu. Sorgulamaktan vazgeçtim. Jandarmanın adımlarına uyarak var gücümle koşmaya başladım, korktuğum olmamıştı, Jandarmanın peşinde yerden bitme normal bir örümceğe nazaran 100 kat daha iri olsada bi insan ayakkabısı kadar etmeyen örümcekler kuyruk oluşturmuştu. Benimle ilgilenmedikleri için rahatlıkla onları inceleyebiliyordum. Sanki mutasyon geçirirken irileşen bacakları sarmal çizgiler halinde yırtılmıştı, önceki halleriyle kıyaslayınca kıldan ince bacakları ince uzun bir ıstakoz eklemini andırıyordu. Kan banyosu yapmış gibi gösteren renkleri bu aşamada kıvamını bulmuştu belki. Yolun sonuna yaklaşıyorduk. Jandarmayı yakalayamayacağını anlayan örümcekler gerisin geriye etrafıma toplandı. Koşuşturmaya devam ederken o korkuyla çarpılmış gibi titreyerek parmak uçlarımı avuçlarıma çekerek omuzlarımı göğsüme yasladım. Nereye gittiğimi göremez olmuştum. Gözlerimi tekrar tam karşıma odaklamayı başardığımda sapağı çoktan geçmiştim. Hızla arkamı döndüm örümcekler de, jandanma da arkamda kalmıştı. Bağırdı- Devam et, korkma, devam. Karşıma çarşı girişindekinin birebir aynısı büyük, siyah bir kapı çıktı, hızımı çok da düşürmeden içeri girmeye zorladım, kilitliydi ( tabi 2 9. Tekrar arkama döndüğümde kırmızı örmücek sürüsünün arasına karışan yeşil, nisbeten, küçük örümcekleri fark ettim) Bu durumda en son istediğim Jandarmanın üstüme tırmanan örümcekleri vurarak beni kurtarmayı denemesiydi. Kurtadamları dizginleyen ateş ve buz topları da oldukça tehlikeliydi ama tecrübeli görünen jandarma hiç ıskalamasa bile kurşunların örümcekleri yarıp içinden geçmesi işten bile değildi. Yolumun nereye çıkacağını bilmesem de tepemden birkaç noktada akan soğuk ter damlaları ensemde yürüyecek örümcek bacaklarını anımsatınca gözümü kapatıpı koşmaya başladım. Bi hayli yol katettiğimi fark edince gözlerimi açtım, her yer kapkaranlktı. Tek seçebildiğim jandarmanın dikkatlii ol sesleri ve duvara çalınan tehditkar kılıç sesleriydi…
Ben oldukça eğleniyorum ama eğleniyo muyuz ?

Cevapla

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir